çocuk giydirmek....

Bir gün geldi ve çocuklarım üstlerini değiştirmek istemediler. Çünkü onların anlam dünyalarında neden üstlerini değiştireceklerine dair bir fikir yoktu. Üzerindeki lekenin onu rahatsız etmeyişi, havanın bana göre sıcak veya soğuk oluşu, kıyafetleri nasıl giyeceğinin onun çocuk zihnine çok karmaşık gelmesi ve benzeri sebepler olduğunu hissettim. Peki vazgeçtim mi, elbette hayır.

İşlem basit, teklif ediyorum. "Tertemiz olalım mı annecim" diyorum. Bir reddediyor, iki reddediyor sonra bazen kabul ediyor, bazen neden reddettiğini söylüyor., bazen akşama dek öyle geziyor.

İçimden kendime sürekli "bu senin meselen, sen çözmelisin"diyorum. Çünkü bu çocuğun çözmesi gereken bir mesele değil. Ben beklentimi düşürmeliyim. Dilimi, sözcüklerimi süzgeçten geçirmeliyim. Niyetlerimi kontrol etmeliyim.

Çocuğum lekeli bir kıyafetle dolaşırken zihnimde ilk canlanan şey "ya biri çocuğu bu şekilde görürse" oluyor. "O bir çocuk ve ben yetersiz bir anne değilim" diyorum kendime sürekli. Ananem Pomak, dedem Arnavut muhaciri idi. Balkan harbinde Trakya'ya yerleşmişler. Köye girer girmez sabun korkmaya başlardı. Sonra sonra İstanbul'a göçmüş büyük dedem. Benim çocukluğuma dair anılarımın çoğu Eyüp Sultan'da, aile apartmanında geçiyor. "Biri leke görürse, biri aniden gelirse, biri laf ederse, biri kaş bükerse" cümlelerini çokça hatırlıyorum. Birkaç komşu anım da var. Sonra okul tabii. Bir yerinde leke görmesinler, bazı çocuklar çok.... Bu yük ile yaşamak çok fazla. Temizlik, eyvallah. Ama bu lekesizlik insanoğlu için çok fazla.

Peki bu çocuklar nasıl mahremiyet öğrenecekler diye de düşünüyordum bir taraftan. Benim ilk iki çocuğum da 5 yaş civarı mahremiyet geliştirdiler. Kardeşlerinin yanında giyinmek istememeye başladılar. Tuvalette iken kapıyı kilitlemeye başladılar. Tabii kilitlemeyi unuttukları da oluyor. Islanıp değişmek istediklerinde birden soyundukları da. Ama bence bu bizim de bu şekilde hareket etmemizden kaynaklanıyor. Anne ve baba olarak biz tuvalette iken kapıyı kilitliyoruz. Anne ve baba olarak biz çocuk kendini birkaç dakika oyalayabilecek hale geldiğinde kapıyı kilitleyip giyinmeye başlıyoruz. Çocuk da "demek ki bu iş böyle" diyor.

Çocuklarım kıyafetlerini sağa sola attılar. Derinlik ölçüyorlar dedim. Ama bunu oyun haline getirirse ve benim canım sıkılıyorsa "Artık çorabını gidip almak istemiyorum, çorabının kaybolmasını da istemiyorum, ne yapalım" dedim. Bilmem kaçıncı kez dememde ya atmaz, ya gider alır. Çünkü çocuğumun öğrenmesini istediğim şeyin ne zaman öğrendiğinden çok nasıl öğrendiğini önemsiyorum.

Çocuklarım dışarıda yalın ayak dolaşmak istediler. Bir süre sonra ayakları acıdığı için vazgeçtiler. Yeter ki cam kırığı çivi vs. olmasın. Elimden geldiğince risksiz yerlere gidiyorum ben. Gönlüm rahat oluyor. Tüm bunlarla beraber çocuklar düşe kalka büyür :)

Çocuklarım yalın ayak dolaşınca, etraftaki çocuklardan daha ince giyinince, üzerlerindeki kıyafeti oraya buraya atınca etrafımdaki insanlardan tepki aldılar. "Ayağına bir şey batar, üşütür hasta olursun, kıyafetlerin çalınır" gibi şeyler. Başlarda çocuğumu bunlardan korumaya çalıştım. Fakat sonradan fark ettim ki bu sözler çocuğun değil benim sinirlerimi bozuyor. Çocuğum oyununa devam ediyor. Bense kötü anlarıma geri dönüyorum. Böyle anlarda önceden lafı söyleyen kişiye bakar, cevap arardım. Oysa şimdi çocuğuma bakıyorum. Çocuk bazen oyununa dönmüyor da melek melek bir bana bir üçünü şahsa bakıyor. Üçüncü şahıs da bir süre sonra bu söylemin işe yaramadığını fark edip bundan vazgeçiyor. Çünkü çocukta herhangi bir karşılığı yok bu kullanılan dilin.

Bir şey daha. Bizde dört tane var ya şimdi. Çocuğun dediklerine, giydiklerine, yediklerine takma! olasılığımız epey düşük. Rahatlık oradan ileri geliyor da olabilir :)

süregiden....

eskiden günler vardı. günler başlardı ve günler biterdi. şimdi günler süregidiyor ve bu bir sıkıntı değil. sanki olağanı bu imiş de ben yeni kabullenmişim gibi. dördü de uyudu. gün içinde ne yaşadığımızı uyudukları zaman anlıyorum sanırım.

hayır hayır okuyucu. bu bir "herkeş çok çocuk yapsın" yazısı değil. sanırım bir süre öyle şeyler saçmalamış olabilirim. eğer sen de denk geldiysen hakkını helal et. cahillik işte, bilmiyordum.

öğrendim ki çocukları biz yapmıyoruz, buna îmânım her geçen gün daha da artıyor. onlar tam da zamanında geliyor. tam da zamanında derken pembe beyaz uçuş uçuş tüller gelmemeli akla. öyle değil. yani "ah canım bebeğim sen geldin ve bizi çok mutlu ettin" değil. bebek öyle bir şey değil çünkü. evet çok mutlu ediyor seni ama sadece o kadar değil. hikayenin tamamı o değil. endişe, kaygı, huzursuzluk, kendinden ödün verdiğini hissetmek, fedakarlık, yorgunluk, zahmet, uykusuzluk, ter kokmak. hikayenin tamamında bunlar da var. işte buna kusurlu güzellik diyoruz. bu tam da olması gerektiği gibi bir hissiyat veriyor insana. "hayat bu yâ hû" demiştim ben çok ama çok ama çok sıkıştığım bir gün. işte hayat bu. köşeye sıkış, çare ara, acizliğini hisset, Yaradan'dan ve kullarından yardım iste ve o yardımın gelmesini bekle. hayat bu işte.

sığınmak....

insanın ne olduğu üzerine düşünüyorum. karşımda istediği olmadığı için kendini yere atmış yaşı küçük bir insan var ve ben boş gözlerle ona bakıp insanın ne olduğunu düşünüyorum. 

insan hırsına düşkündür, insan zayıf yaratılmıştır, insan acizdir diye tekrar ediyorum içimden. karşımdaki, ayaklarımın dibindeki, kucağımdaki, sırtımdaki o küçük canlıya bakıp bunları tekrar ediyorum. sonra gözlerimi göğe kaldırıp aynı sözleri tekrar ediyorum.

sığınıyorum yâ Rabbî.
zayıfım, acizim, yardım et.
beni sebep-sonuçlardan, beni kendimi suçlamaktan,
beni hassas duyargalarımın hep başkaları için çalışmasından ve tam da o sırada beni kendime yontmaktan
beni boş laflardan, beni çok laflardan,
beni pedagojiden, beni içeriklerden ve ve beni zamana sövmekten
koru.
(amin)

melekeler ve zaaflar....

henüz çocuğum yokken en çok merak ettiğim şey çocuğumun neye ihtiyacı olduğunu nasıl anlayacağımdı. ilk bebeğimde anladım ki bir bebek neye ihtiyacı olduğunu etrafına bir şekilde duyuruyor. fakat kaygılarım, endişelerim ve korkularım bu sesleri bastırmama sebep oldu. başkalarının hikayelerinden kendi hikayeme dönebilmem epey zaman aldı. 

evimize bir bebek daha gelince merak ettiğim konu ise ikisine birden nasıl yeteceğimdi. "biriyle ilgilenirken diğeri ne yapacak"diyordu bir ses. bu ses benim içimden gelmiyordu. dış güdümlü idi. benim böyle bir korkum yoktu aslında. korkmadığım gibi de oldu. ikiz büyütür gibiydim. ikisi de bezliydi. ikisi de döke saça yiyordu. ikisi de güvenlik sınırlarını tam bilmiyordu. bu dezavantaj gibi gözüküyor. benimse çok kolayıma geliyordu bu iş. nasıl olsa çocuk büyütüyorum ve hep başındayım. ha bir ha iki diyordum. 

üçüncü ve dördüncü bebeğimde de durum değişmedi. dört çocukla evde yalnız olduğum zamanlarda en fazla sıkıştığım nokta ortanca oğlumun tuvalete oturmasına ve temizliğine yardım ederken bebeğimin ağlaması. o da bir-iki dakikalık mevzu. 
tabii bu rahatlığı eşime borçluyum. eve geldiğinde evi olduğu haliyle kabul eder. onun sevdiği bir yemek yoksa "hallederiz" der. bu yüzden de onun gelişi neşemiz olur. tabii ikimiz de bazen içinde bulunduğumiz yoğunluğa pes deriz. pes denilmeyecek gibi olmuyor çünkü :) aynı anda bahçe dahil evin her yeri dağınık olabiliyor. o durumda birbirimizi görmeye çalışıyoruz. ben "bittin sen bi çık şu evden" diyorum. o çocukları alıp bahçeye iniyor. bi yolunu buluyoruz. 
dört çocuğun ihtiyaçlarını da karşılayabiliyor muyuz peki? fiziksel manada evet. yemeklerini severek yiyorlar, kişisel bakımları vaktinde yapılıyor, hareket etmeleri ve arkadaşları ile oynayabilmeleri için uygun ortama sahipler. 
Bizi düşündüren kısım ise melekelerini ve zaaflarını hakkıyla keşf edip edemeyeceğimiz? izliyoruz, konuşuyoruz, aramızda istişare ediyoruz, büyüklerimizle istişare ediyoruz, yaşıt çocuk sahibi olan ebeveynlerle istişare ediyoruz. çabalıyoruz. niyetlerimizi diri tutmayı nasib etsin Rabbim....

maksimalizm....

minimalizm falan bize gelmez âbisi. evimizdeki her dolap ıncık cıncık dolu. yaşamak seviyoruz çünkü. böyle dibine kadar yaşamak.

o yüzden de evimiz dağınık. bildiğin dağınık. her şeyin bir yeri var çok şükür. önceden o düzeni de kuramamıştık. şimdi her şeyin bir yeri var ve o şeyler o yerlerde değiller.

ev sahibimiz merdiven altına bir sürü raf yapmış bir de kapak çakmış güzelce. Allah razı olsun. orada yok yok. büyük çocuğa olmayan bir küçük tarafından giyilmeyi bekleyen ayakkabı ve terlikler, kavanozlar, turşu, salça ve soslar, marangoz malzemeleri, tamir malzemeleri, pazarcılara vermek üzere biriktirdiğim plastikler ve poşetler, çuvallar....

salondaki uzun dolapta, nâmı diğer konsol, bir tarafta seccade, tülbent, takke, tesbih, dantel ve kadife masa örtüsü, ve annemin verdiği gümüşler. bir tarafta ipler, tığlar, iğneler, şişler, sökükler, yırtıklar, yarım işler, örnekler.

mutfakla ilgili her şey mutfaktadır. ama her şey. iş yapmaya başladım mı her şey elimin altında olacak. oraya buraya gittim mi kafam dağılıyor benim. ve eşyalar öyle çok üst üste durmayacak. çocuklara şunu ver annecim dediğimde bilecekler ki şu orada. ikide bir yeri değişmeyecek. ve rahatça alabilecekler. tezgah ve yer sofrasının üzeri toplu olacak. bi köşeyi sarma, doğrama, soyma köşesi ilan ederim her mutfağımda. elimi kolumu rahat hareket ettireceğim, musluktan su sıçramayacak bir köşe. bıçak mühim. etrafı çelik kaplı sağlam bir süzgeç. bu çok işe yarar. mutfakta öyle çok şey süzülüyor ki. bir tane bıçağın olsun güzel olsun yeter. plastik hiç olmasa da olur. büyük cam kasede yeşillik yıkamak diye bir şey var mesela. yıkarsın koyarsın kâseye. o görüntü. hey maşallah. hayattan daha ne beklentisi olabilir yani insanın. tabaklar ucuz yollu olsun porselen veya cam olsun. benim bulaşık makinemde en çok kaseler yer kaplar. yoğurtçu benim bebeler. dökülmesin diye minik minik kaselerle koyuveririm önlerine. bol bol tahta kaşık. tahta kepçe bile var arayınca bulunuyor. on tane var galiba bizde. cilâsız tabii. kırılınca hiç üzülmüyorum. çıra niyetine kullanıyorum. tencerenin fazlası ruh darlığı. ne gerek var efendim. bu yemekler bitmeden neden yeniden yemek pişiyor bir kere. böyle diye diye evdeki dünden kalan yemeği yememe olayını bitirmeyi planlıyorum :) ama daha güzeli az pişirmek. yemekten bıktırmamak. ay ne güzel pişirmişsin annecim yine pişir dedirtmek :) kiler dolabı rahatladıkça ben de rahatlıyorum. ML ne lazım dediğinde şöyle derim. Barbunya var kuru gıda alma onu bitirelim. Kuru üzüm var kuru meyve alma onu bitirelim. Fıstık var kuru yemiş alma onu bitirelim. Yani önce var olanları sayıyorum alışveriş listesi yaparken. Çünkü olmayanları almakla bitirmek mümkün değil. Birkaç kalem var mutfak alışverişinde. Bakliyat, pilavlık ürünler, unlu mamüller, et ve ısıl işlem görmemiş sucuk, süt ve süt ürünleri, sebzeler ve meyveler, kavanozlanmış ürünler(bal, pekmez, tahin, turşu, sirke, sos) alışveriş listesi yaparken bunları aklımdan geçiriyor, buzdolabına ve kilere bakıp ML'ye söylüyorum. Bol bol yer örtüsü. Yer örtüsü temiz olunca ferahlıyorum ben.

Hela ve hamamın önündeki dolaplarda bol bol bol bol tahta bezi. bir kıyafet yırtılana kadar giyeriz biz. yırtıldı mı da tahta bezine dönüşür. karbonat, sirke, arap sabunu ve kese. evet evet kese süngerden iyi bir ovucu. eskimiş bir kese ile ovarken farkettim. hem bildiğin kumaş. toprakta eriyip gidiyor. belki on tane ayak havlusu. hani şu üzerlerinde ayak resmi olan muhteşem icat. o süslü püslü takımlarım kenarda bekliyor havlular rahat rahat kullanılıyor. zeytinyağlı sabun ve gül suyu. hem ağızda çekmek için hem de nemlendirici olarak bir kasede zeytinyağı.nemlendirici olarak kahve ve kına. dişler için karbonat ve bal.

üç çocuğumuzun eşyası 165×165 ebatında bir dolapta. bir de evlenirken aldığımız üç sürme kapılı 210×310 dolap var. sürme kapı büyük kolaylık. bu dolabı yaptırdığımız abi çekmece de yapalım demişti. biz gönülsüzdük ama iyi ki de yaptırmışız. bir dörtlü bir üçlü iki de çekmeceli dolabımız var. bu çekmecelerden biri bebeğimizin. fazlası hem giyilmiyor hem göz yoruyor hem de kirli çamaşır fazlalığı yapıyor. az kıyafet olunca yıkanan bazen dolaba girmeden sepetten giyiliyor ki en sevdiğim :) elim hep elbise dolaplarının üzerindedir. ama dağılmasına da müsaade ederim ki ne çok iş yaptığım belli olsun :) büyük elbise dolabının üzeri koli koli oyuncak doludur. arada indirtip birkaç oyuncak alırlar.  oynamaz olduklarını oraya kaldırırım. çünkü yaşam döngüsü 💚
 bu çekmecelerden üçlü olanda benim zerzevat dediğim şeyler durur. hatıralar, kızımın incik boncukları, piller, kalemler, bir müddet saklanması gereken resmi belgeler, el ve ayak bakım seti, taraklar, iğne iplik, çaputlar, el feneri ve bilumum zerzevat :)

kitaplıkta e tabii bol bol kitap. kitaplığın altındaki kapaklı raflarda teknolojik malzemeler, dergiler, fotoğraflar, ders notlarımız ve ajandalarımız.

koltuk altlarında nevresim takımları.
baza altında yatak örtüleri ve pikeler, hediyelik tülbent, havlu ve tesbihler, hatıralar.

bir odada üç küçük masa, iki kitaplık, bir müsvedde kağıt kutusu, bir çöp kutusu bir kağıt artık poşeti, ve duvarlarda yüze yakın bitmiş çalışma (resim, matematik, kolaj). az ve öz kitap. binbir çeşit kırtasiye malzemesi.

bir halının üzerinde serili bir çarşaf. üzerinde bine yakın minik minik minik yap-boz oyuncak. haftalık keyiflerimden biri de o ıncık cıncık şeyleri renklerine göre ayırmak. çünkü annelik 💚

arada sırada çekmeceleri dolapları açar "bak bu eşyaların yeri burası annecim" derim. arada sırada onun yeri şurası annecim, yerine koyar mısın derim. sinirli isem söylememeye çalışırım  söylemeyeceğim söylenecegim o anda biliyorum.

bir gün benim evim de lamba anahtarları, kapı kolları, duvarları, koltukları lekesiz bir ev olacak biliyorum. hatta her daim kenarda kurabiyem kekim hazır olacak. ama şimdiki gibi cıvıl cıvıl çınlamayacak duvarlarda sesleri. ve şimdiki gibi yapar yapmaz bitmeyecek keklerim, kurabiyelerim. e o halde ben bugünlerin kıymetini bileyim.

medresetül beyt....

önce yatak istirahati, peşinden nekahet dönemi ve ahirinde annemin yanından eve dönüş ile ML'nin en yoğun zamanı olan mübarek Ramazan ayının birleşmesi.... hasılı son 5 ayda sayılıdır ev medresesinden çıkışım.
neredeyse her gün evden çıkardık biz. ya kıra giderdik ya bir ders dinlemeye. ya çaya ya kahveye. Ya anlatmaya ya söyleşmeye. bu işe en sevinen evi çok seven ve her evden çıkışta yarım saat dil döktüren büyük oğlum oldu elbette. kızım ve küçük oğlum ise arkadaşlarına gitme derdinde.
benimse ruhum evlere sığmıyor. hep göklerle dağlarla işim. baktıkça ferahlıyor muyum, bilmiyorum. ama bakmadan da duramıyorum. aradığımı bulmuş gibiyim. fakat bu bulduğum şey şifa mı yoksa daha büyük bir dert mi açıyorum başıma, bilemiyorum.
her fırsat bulduğumda,bazen bir dakikacık sürse bile şu fotoğraftaki kareye bakıyorum. beyaz, gri ve lacivert bulutlar bana kendilerini gösterme yarışı içinde gibi geliyor bazen. havanın ılık olduğu bir gece bu kareye ne kadar baktım bilmiyorum. onlarca yıldız geçti. ML'ye bak dün bu saatlerde şu yıldız daha doğmamıştı dedim de "yıldızların yeri değişmez Merve" dedi. Bayılıyorum bu adamdaki imana. Bir gün zamanın göreceliği ile ilgili bir flood okumuştum da "şüphen artıyor böyle, iman et kurtul" dediydi :)
Ne diyordu şair
"Aranıza giremem zannımca, dönemem de geri.
 Ya ben nereye aidim, ey benlerin ey nerelerin sahibi!"

katsayılar....

bir sosyal bilim olarak psikoloji, varlık sebebinin insan merkezli oluşundan mıdır, bana aktarılış dilinin bütüncül bakışa uzaklığından mıdır bilinmez, insan davranışlarının sebep-sonuç ilişkisi içerisinde gerçekleştirdiğine inandırmış beni.

çocuğumun ayağına diken batmasından dolayı ağlamasını dahî bağlanma problemine iliştirmek gibi bir manyaklığa tutulduktan az sonra silkelenip kendime geldim. olan olmuştu ve olmakta olan halen olmakta idi. değil mi ki zamanın Rabbine inanıyordum. o halde geçmişe vahlanmak veya sünger çekmek değil tevbe etmek olmalıydı tarîkim.

bilmiyordum başka bir yolu olduğunu, sezaryene "he" dedim. bilmiyordum başka bir yolu olduğunu, emzik verdim bebeğime. bilmiyordum başka bir yolu olduğunu, bebeğimi ayrı yatakta uyutmak için boşa çaba gösterdim.

öğrendim, her gün de öğreniyorum. tevbe ediyorum tüm yanlışlarıma. helallik diledim bedenimden ve çocuklarımdan da. ama mesele mahzâ bu değil. mesele başka.

kendi sebep sonuç ilişkilerimi düşündüm düşündüm yetmedi de bir de başkalarını düşünmeye başladım. kendi hikayem ile başkalarının hikayelerini kıyasladım.

•bak onun doğumu pek ferah geçti  demek ondan bebeği mutlu
•onun ailesi pek yanında demek ki o  yüzden ferah
•onun eşi pek yardımcı demek ondan rahat

fakat tüm bu cümlelerimi yalanlayan onlarca olay da gördüm sonra.

• aaa, onun doğumu çok iyi geçmişti, neden şimdi böyle mutsuz ki?
• aaa, onun ailesi pek yanında idi, ayrı mı düşmüşler?
• aaa, onun eşi çok yardımcı idi, hastalıklarla mı uğraşıyorlar şimdi?

yukarıya yazdığım cümlelerin hepsi kurgu. çünkü unuttum bu cümleleri. kimse hakkında "O'nun şusu şöyle olduğu için" diye başlayan cümle kurmuyorum artık. çünkü 'O'nun hikayesinin tamamını asla bilemem. evinize haberli misafir geldiğini düşünün. evinizi ne halde görür. işte onun gibi birbirimize hayatlarımız.

Rabbim hepimize bir imtihan ölçeği belirlemiş. bu imtihan ölçeğinde çocukluk, gençlik, evlilik, ebeveynlik, meslek, yaşlılık, sağlık katsayıları farklı. ama hepimizin imtihan olduğu gerçeği aynı. biri evlilik ile imtihanda öbürü sağlık ile. biri çocuğu ile biri akrabası ile. ama herkes imtihanda. ve en büyük imtihanlar Rabbimin en sevdiklerini sınayacak.

bahçem....

bahçemi temizlerim.
evvelâ elime bir kova alır oradan buradan uçmuş ambalaj çöplerini toplar, atarım. içinde tohum büyütülebilecek bir parça naylon varsa kenardaki koliye koyarım.
bir kovaya yakılacak şeyleri doldururum. sobayı yakacaksak evin girişine koyarım kovayı. yok değilse bir kenara denk yaparım.
gıda artıklarını toprağa yayarım. uzamış otları koparır üzerine sererim.
otları ve yaprakları incelerim. fideleri, fidanları tanımaya çalışırım.
türlü çeşit börtü böcek görürüm, izlerim.
minik çukurlar açar içine tohum atarım, gider gelir bakarım.
gül toplar gül suyu yaparım. naneleri kuruturum. patates gömerim, soğan ekerim. domates ve fasulye sırıklarım.

  • yorulup uzun uzun toprağa bakarım. topraktan nasıl yaratıldığımı düşünür, toprağa nasıl karışacağımı kurarım.

tefviz....

bebek hepimizi uyandırıyor. deli bir hal var hepimizde ya da bilmiyorum belki bana öyle geliyordur. evet pek normal olduğumuz söylenemez ama bu dördüncü bebekten sonra iyice garipleşti işler. dağınıklık dağınıklıkmış gibi değil. yemekler daha lezzetli. bir bardak sıcak çay içmek bile daha keyifli. iki kolum boşken çamaşır katlamaktan keyif alıyorum mesela. günlük keyiflerimden biri de tezgahı sirkeyle, karbonatla şöyle ova ova yıkamak. yani hayattan başka ne beklentisi olabilir ki insanın :)
hayal kuruyorumo sırada. davetçi olmak Şule Yüksel hanım gibi. oğullarım ve kızım büyümüş. her gittiğim yere bir oğlum götürüyor. bu hayali kura kura doyuruyorum bebeğimi. bu hayali kura kura soğan doğruyorum. bu sakinlik günlerini nasip ettiği için tekrar tekrar şükrediyorum Rabbime. 
misafir odasını oturma odası yaptık. hem manzarası daha ferah. perdeler sonuna dek açık. Safranbolu'nun son dağı, Kastamonu'nun ilk dağı görünüyor açık havalarda. Gün boyu bazen hiç ekrana bakmadığım oluyor. öyle çok bakıyorum ki pencereden. sanki bu zamana dek ekranda birşey arıyormuşum da artık aradığım şeyin orada olmadığını bulmuşum gibi. izlemeye ihtiyacım var evet. seyretmeye. seyr ediyorum. bulutların yürüyüşünü, güneş ışıklarının oyunlarını, yaprakların kıpırdanışını, komşuların teravihe gidişini, çocukların okuldan çıkışını, akşam namazına yakın vakitte eve dönen babaları, arazilerden şehre dönen traktörleri, pide sırasından dönen çocukları.... Ben sokakta olmazsam hayat yürümez sanıyormuşum. Şimdi biliyorum ki ben ölsem de hayat yürür çünkü bir biçim. Alemi yüreğinde taşıyan bir hiç. Kalbine Allah sığabilecek bir hiç. Halife olabilecek bir hiç. Ve dilimde bir şiir eve döndüğümüzden beri. 
sen Hakka tevekkül kıl 
tefviz et ve rahat bul
sabr eyle ve razı ol
Mevla görelim neyler
neylerse güzel eyler

konuşmak....

konuşamıyordum.

beni gerçek hayatta bir kez görmüş biri bu cümleme çok güler muhtemelen :)

çok şey söylüyordum ama derdimi anlatamıyordum. ki "bir derdim var bin dermana değişmem". ama anlatamıyordum işte. sözlerim kayıptı.

yavaş yavaş, çok ama çok yavaş oldu. niyetim sözlük yazdı. kelimelerime kavuştum. yek dil konuşabiliyorum artık.

doğruyu istişare ile arayan, yanlış yaptığında en kısa zamanda geri adım atan, buyurmayan, yargılamayan, anlamaya çalışan, arkadaki hikayeyi gözden kaçırmamaya bir dil.



Kıskanmak....

evimize bir bebek geldi.
sofraya sonradan gelip az öte gidin diye diye sığışan o kişi gibi, geldi ve hiç bir şey değişmedi.
sevgi nasıl bir şey bilmiyorum. Rabbim belki de kalbime önceden birçok oda açmış da hepsinin odası da hazırmış gibi. Sanki hep hepsiyle yaşıyormuşuz gibi.
daha bebeğim yokken bile bekleri konuşturmaya bayılırdım, hâlen konuşturuyorum. bebeğin ağzından abilere ve ablaya methiyeler diziyorum. bebeğin ağzından oyunlarına karışıyorum :)
ikinci bebeğim olduğunda en büyük kaygım kıskanırlarsa ne yapacağımdı. şimdilerde kıskanma belirtileri gösterdiklerinde fırsat bu fırsat deyip dediklerini yapıyorum hemen. ikinci bebeğim olduğunda tüm gün nasıl geçecek diye düşünüyor ev okulu planları yapıyordum. şimdi gün nasıl bitiyor anlamıyorum.
Su döngüsü, farklı ağaçların farklı dokularda oluşunu hissetmek, , minik yap_boz oyuncaklarla çizgi film karakteri tasarlayıp saatlerce çölde oyun kurmak, tığ ve iplik ile ilgili uzun uzun konuşmak, ot yolmak, bisiklet sürmek ve bol bol bisiklet sürmek. Çok şükür halimize.

yaşıyoruz....

dört çocuğum ile tüm günü bir arada geçirdiğimi bilen herkes aynı soruyu soruyor: gününüzü nasıl geçiriyorsunuz?
Bu komik soruya her seferinde ayrı komikli cevap veriyorum.
- Vallahi bir sabah oluyor bir de akşam. 
- İç güveysinden halliceyiz.
- Valla ben de bilmiyorum nasıl geçirdiğimizi :)

Böyle cevap veriyorum çünkü o sırada mutlaka bir çocuğumla ilgilenmem gerekiyor. Çocuğumla nasıl ilgilendiğimi anlatırken çocuğumun ilgi bekliyor oluşu bir tezat oluşturuyor zihnimde. Ama anlatmadan da durulmuyor azizim. Gün boyu birikiyor da birikiyor cümleler içimde. 
E en iyisi buraya yazayım nasıl yaşadığımızı ben de.
Bugün evimize döndük. 54 günlük, 3 yaş 2 aylık, 5 yaş 7 aylık, 7 yaş 10 aylık dört bebeyle evimize döndük. 
Tam tamına 60 gün dede-anane evindeydik. Arada babane evine de gittik. Teyzeler, halalar, enişteler, amcalar, yengeler... Arkadaşlar, arkadaşlar, arkadaşlar. Çok güzeldi. Rabbim maddi manevi yardımcı olan herkesten razı olsun. Özellikle de annemden. Bu doğum sadece benim bebeğimle  bağlanmamı değil annemle benim de bağlanmamızı sağladı. Kendimi bildim bileli okula gittim. Okul bitti hemen iş başladı. E hemen evlilik. Annemle şöyle doyasıya konuşamamışız ki hiç. Çok kafa kadınmış yani. Çocuklarımla ilgili bütün psikolojik tespitlerimi "başlarım sizin psikolojinize, benim çocuğumun psikolojisi bozulcak beah" tadında cümlelerle çöpe attı. İyi de oldu. Bir arada yaşama, farklılıklara tahammül falan konuşuluyor ya hani. Ayol anamıza babanıza tahammül edemiyoruz bizim nesil. Kardeşinin farklı huyuna tahammül edemeyen biri tanımadığı birine ne kadar tahammül edebilir acaba? 
Bu sabah başladık toparlanmaya. Ama ne toparlanma. Gözler görmelik :) Toplan babam toplan bitmedi. Gözüm döndü bir ara elimdekileri camdan aşağı fırlatsam mı diye düşünmeye başladım. Ama yine ben toplayacağım onları dedim ve vazgeçtim. 
Yola koyulduk. Herkesin kemerini takmam zaten on dakika sürüyor. Ağlaşma faslı da tamam. Bir şey unutup mahallenin sonundan geri de döndük o da tamam. Heh bu sefer kesin yola koyulduk. 
Eve dönerken insana bir şey oluyor. Bir şeye çok yakından bakıp sonra uzaktan bakınca ve tekrar yakınlaşınca hep aynı şey oluyor aslında. Hepimize o oldu sanırım.  Bizim bir düzenimiz var. Başka evlerde başka düzenler var. Biri iyi biri kötü değil. Hepsi ayrı güzel. Hepsini evde yaşayanlar şekillendiriyor. Bunun üzerine konuştuk bolca. Bir de kızım şunu sordu. Anne neden sadece sen ve ben ağladık ayrılırken. Bunu da konuştuk. 
Annem yanımıza bolca yiyecek koydu. Giderken yedik. H. bebek motor sesine bayılıyor. Ben de fırsattan istifade az tığ işi yaptım. Kendim için bir bluz modeli buldum. Yarın kumaş yarı tığ işi. Bakalım nasıl olacak? 
Aslında küçücük ama ilk çocuğum olduğu için mecburen büyük dediğim büyük oğlumun gündemi mini mini minnak yapbozlar. "Yap-bozlar matematiktir anne" dedi bir gün durup dururken. "Nasıl yani" dedim manyak bir post-modern anne olarak. "İşim var" dedi herif. "Ay hem bir şey söylüyorsun hem de muhabbeti kesiyorsun yani M." dedim klasik bir anne olarak.. "Bir şeyi kesmiyorum anlatamıyorum sadece" dedi. Sustum ve çıktım odadan süt dökmüş bir kedi olarak. 
Dertleri zorları film çekmek. Oğlum M ve kızım. Kostüm tasarlıyorlar, senaryo yazıyorlar, dekor düşünüyorlar. Çocuklarla ilgili çok kaygılarım var. Çünkü inancıma tam uygun yaşamadığımı düşünüyorum.. Ama "şunu nasıl alabiliriz" değil "şunu nasıl yapabiliriz" diyorlar ya. Yüreğime su serpiliyor. Sen niyetini sağlam diyorum kendime. Sen niyetini sağlam tut. 
Uzun zamandır "hadi sofraya" demiyorum. Ama bir şekilde buluşuyoruz sofrada. Bugün de öyle oldu. Ben soğuk duru su içemiyorum. O yüzden bol bol çeşit çay içiyorum. Çay dediğime bakma, beş bardak suya bir çimdik ot. Maksat azıcık tat versin. Kendime çay hazırlamak için mutfağa girdim. Birer birer sökün ettiler. Annem şunu verir misin, annem şunu buzdolabına koyar mısın derken o arada o çatal bu bardak koydu. Biri yoğurdu çıkardı derken sofra kurulmuştu bile. Çok şükür. 
Çocuklar çizgi filmleri bizim gördüğümüz gözle izlemiyorlar, bu kesin.Çizgi filmlerdeki bazı ilginç sahneleri tekrar etmek istiyorlar. O noktada benim kilit bir cümlem var Sema Karabıyık hanımefendinin annesinden öğrendiğim. "bunlar gerçek değil". Bugün oğlum M yoğurdunu hızlı hızlı kaşıklamaya ve etrafa döküp saçmaya başladı birden. Bu normalde yapmadığı bir hareket olduğundan şaşırdım. Neden bu şekilde yediğini sordum. Milli mavi tulumlu çizgi film karakterinin hızlı yediğini ve yerken etrafa noktalar halinde yemekler sıçradığını öğrenmiş oldum uzun bir konuşmanin sonunda. O gerçek değil annecim, çizgi film dedim. Ben çocuklarımın izlediklerini seçebilmek isterdim. Evimizde bunu başarabildik. Bir çok yerde de başarabildik. Ama yetemediğimiz yerler oldu. Bu sebeple böyle sahneleri daha çok hayata geçirmeye çalışabilirler. Yine böyle bir şey olursa yine derim aynı şeyi.  Böyle böyle oturacak gerçeklik algısı çünkü. 
Sofra tam bir öğrenme yeri. Yemekler hakkında konuştuğumuz, yarınki yemekleri sipariş aldığım yer. Ah bunu bulduğumuz ne iyi oldu. O günkü yemeği beğenmeyip başka yemek isteyen her bebeye "Bir yemeği yemek istiyorsan en geç sabah söyle canım" deyip yoğurt ekmek verdim :) uzuuun ama bir müddet sonra olayı kaptılar. Siparişleri önden alıyorum. Ve tabii yemeklere yardım da ediyorlar. Ve ilginç bir şey oldu. Yemek yapımına yardım ettikçe yemek seçicilikleri azaldı. Duyduydum da inanmadıydım.
Eşim geldi. Ali amcadan biber fidesi almış. İndik aşağıya. Bahçe orman olmuş. Baklalar, bezelyeler çiçek çiçek. Bi karahindiba var ki sorman. Karalahanalar ağaç gibi. Bir erik bir incir fidanı çıkmış malçtan. Malçı kaldırdım kırmızı solucanlar yığın yığın. Yumuşacık yapmışlar toprağı öyle kolay ekti eşim biberleri. Kazmayı vurmadan geliyor neredeyse toprak. Tüm bahçeyi çapalamadı eşim. Sadece fideyi koyacağımız yeri kaldırdı. Pazılar, maydonozlar, çeşit çeşit üzüm yaprakları, güller, taze soğanlar, patatesler, devedikeni çiçeği, su otu. Toplam 30 metrekare bile değil bahçe. Ama neler yaratıyor Rabbim. Çok şükür bin şükür.
ML'nin yeni gündemi ise marangozluğa giriş :) Keresteler bir yanda duruyor, adını bilmediğim bir sürü alet öbür yanda. Çocuklar ne olacak nasıl olacak diye merakta. 
Ah da neler oldu. Ama şimdi biraz uyku. :)

itaat....

Tüm meselelerde Allah bizden itaat istiyor. Akleden kalbimizi kullanmak ve itaat etmek. 

Allah ve Rasulu bir şey dediyse, onu anlamaya çalışacağız. Ashabın nasıl anladığında bakacağız. Ashab tek şekilde anlaşmışsa biz de ona uyacağız. Ashab farklı şekillerde anlamışsa istediğimize uyabiliriz. Ashab Rasulullahtan sonraki yüzyılı böyle şekillendirdi. 

Sonraki iki yüzyılda terminolojimiz yerli yerine oturuyor. Kuran yedi düvele yayıldığı için artık karışma riski ortadan kalkıyor ve böylece Hadis-i Şerifler yazılı kültüre naklediliyor. Öyle ki uydurma hadisleri bile belli eserlerde topluyorlar ki aman ileride bunların uydurma olduğu unutulup da gerçeği ile karışmasın. Bu yüzyılda yaşayanlar tabiin, tebe-i tabiin, etbau tebe-i tabiin... Yani sahabeyi gören, sahabeyi göreni gören, sahabeyi göreni göreni gören.

Peki bunların söylemleri ve bizim söylemlerimiz eşit mi? İmam-ı Azam Ebu Hanife sahabeden sonraki nesil hakkında şöyle diyor ve bu laf meşhur olup bu güne geliyor. Hüm rical, nahnu rical" "onlar da adam biz de adamız"
Yani sen eğer tabiin kadar kadar kurana, hadislere ve zamana hakim isen yol senin yürü. Ebu Hanife kadar hakim misin? Tamam, yol senin, buyur. Ama sorarlar adama. Arkadaş Kur'an bilgin ne kadar? Arapça'n ne halde? Hadis deryasının ne kadarına hakimsin? Fıkıh adına ne okudun? Ezbere mi konuşuyorsun, bütüncül bakabiliyor musun?

Bugünün Türkiye Müslümanlarının sorunu bence üç şeyi aynı anda bilen adam yetiştirememek. Düzgün bir Türkçe, ana kaynaklara hakimiyet, piyasayı bilmek....

Piyasayı bilmek bir tabir. Felsefenin ve dolayısıyla siyasetin, iktisadın, tıbbın geldiği son noktayı bilmeyi kastediyorum bu tabirle. 

Sabahtan beri eşim dışında başka bir yetişkinle konuşmadığım ve ekrana hiç bakmadığım çok mu belli oldu :) Ne uzun yazdım :) 

hikayenin tamamı....

hikayenin tamamını asla anlatamayacağım.
resmin tümünü gösteremeyeceğim.
şiir hep yarım kalacak okurken.
o fotoğrafı hep bulanık çekeceğim.

buna rağmen hikaye anlatmaya devam edeceğim.
resim göstermeye.
ve tabii şiir ve tabii fotoğraf çekmekler.

çünkü bebeği gezdiriyor melekler uykuda.
ve anneler hep inanır buna.

maddi gıdalanmak üzerine düşünmek....

Daha anne olmadan başlıyor iyileşme yolculuğum. Önce krem şanti ve çikolata sos çılgınlığıma bir son veriyorum. Çayımdaki şekeri azaltmaya başlıyorum. Çayın yanındaki paket paket bisküviler yavaş yavaş azalıyor. Evdeki son tereyağı taklidi margarin paketi yarım haliyle çöpü boyluyor. Maddi olarak çok sıkıntıda olduğumuz bir dönem. Ayda iki kez market alışverişi yapıyoruz, geri kalan günlerde sadece ekmek alıyoruz. Annem gelip gizlice dolaba bakıyor, gizlice ağlıyor. Ben görmemiş gibi yapıyorum. O görmemiş gibi yaptığımı görüp görmemiş gibi yapıyor. Maddi sıkıntı sebebiyle pazara gidemiyorum ama olsun. Evde ne varsa onu yiyorum. Elimden geleni yapıyorum ya. Çok şükür. Zaferden değil, seferden sorumluyuz.

2008 Eylül, Ramazan. Yaz kursları bitmiş, Ramazan senelik izne gelmiş. Sadece mukabele okumak için çıkıyorum evden. ML’nin teravih kıldırması gerekiyor. O yüzden misafirliğe de gidemiyoruz. Tüm şartlar içime dönmem için ortam hazırlıyor sanki. O Ramazan sonunda diyorum ki, “tamam, kabullendim, olmayacak, olsun, evlatlık alırız, demek ki buymuş yazımız”. Ramazan bittikten sadece bir ay sonra içimde bir can taşıdığımı öğreniyorum. O an bağırmak istiyorum. Avazım çıktığı kadar bağırmak, bağıramadım, secdeye kapandım, O’nunla(celle celalhu)konuştum. “eğer senin istediğin gibi yetiştirebileceksem ver, yoksa verme, gerçekten bak çok samimiyim, ama sen zaten samimi olup olmadığımı benden iyi biliyorsun, samimi miyim ben acaba, ama niyetim iyi, öyle olsun istiyorum, ama en hayırlısını sen biliyorsun, sen en hayırlısı neyse onu yap Allahım, amin” dedim. ML ucuz gaz artı bedava araba yıkatma duymuş yakın bir yerde, oraya gitmiş. Arayıp “Çok acil eve gel” dedim. İlginç bir şekilde geldi, hiç hazzetmez emrivakiden.  Hüngür hüngür ağlarken aynı zamanda kahkaha atarak haberi verdim. Öylece yüzüme baktı. Öylece. Ama love story’lerde böyle olmuyordu. Neden böyle olmuştu? Ne bileyim işte oğlan kızı alır döndürürdü falan. Çok bozuldum. Fakat yıllar içinde öğrenecektim ki ML böyle sevinirdi. O temkinli idi ben heyecanlı. Ve yine evlilik denen deliliğin yıllar içinde ikimizi birbirimizin boyasıyla boyayacağını da bilmiyordum o zaman.
Hafta değil, gün değil, saat sayıyorum. Saatli yiyorum, saatli uyuyorum. Kendi kendime şaşıyorum. Yıllar yılı kahvaltıyı “midem bulanıyor” diyerek reddeden, her sabah istisnasız okula,işe,minibüse geç kalan ben, sabahın nuru le kendiliğimden uyanıyor, işe gitmeden kahvaltı hazırlıyorum. En ucuz ve sağlıklı yemek çorbadır. Can Hatice’nin sitesini keşfediyorum o sıralar. Her gün Portakal Ağacı çorbalar sayfasında geziyorum. Ne çok sebze var, sebzelerle ne lezzetli şeyler yapılabiliyor, şaşırıp kalıyorum.
Şimdilerde yerleşmek için can attığım köyden, şehre göçüyoruz. Ne az çöpümüz olurdu köyde. Tadını bir kez aldım ya, hayıflanmalarım başlıyor alttan alta bu medeni olmayan şehir hayatına. Bir de yıldızlar azalıveriyor şehre gelince. Ne çoktular oysaki köy gecelerinde. İnsan mı, o her yerde aynı, ha köyde, ha şehirde. 


Bundan yıllar öncesi yemek ve içmek benim için sadece iştihâmı karşılayacak bir ihtiyaçtı. Elbette halen bir ihtiyaç ve elbette yemeğe olan iştihâm halen yerinde. Fakat yemeğin sadece karnımı doyurmadığını, yediklerimin bana dönüştüğünü, beni dönüştürdüğünü düşünüyorum artık. O günkü ruh halim aksi ise baktığım kalemlerden biri de o gün ne yiyip içtiğim. Salt bu değil elbet. Ne yiyip içtim, ne duydum, ne gördüm, ne söyledim, ne hatırladım bugün. Bunların hepsi ruhumu ve bedenimi, yani beni, şimdi şu andaki beni geçmişe ve geleceğe çeken, şimdi şu andaki imtihanlarımı başarıyla atlatmamın önünde engel olan durumlar.
Çok ve dengesiz saatlerde yemek yerdim. Vücudumuzun düzgün çalışan bir acıkma ve doyma hissiyatı varmış meğer. Çocuklarım sayesinde bunu öğrendim. Ben sofraya kurana kadar habire yer, oturmadığım ve gözümü de doyurmadığım için tokluk hissiyatını kaçırır, bu sebeple oturunca tıka basa yerdim. Tıka basa yediğim için gözümü birkaç öğünlük doyurur, diğer öğünün saatini atlar, vücudumu halsiz bıraktığım için de oturur yine tıka basa yerdim. İlk uğraştığım şey bu oldu. Fakat vücudum o denli bilmiyordu ki yeterince ve dengeli yemeyi. Açık söyleyeyim. Beni epey uğraştırdı. Bir incir ağacının altında aydınlanmadım yani. Birden kilo vermeye karar da vermedim zaten vücudumda hiçbir zaman verilecek bir kilo da olmadı. Fakat hep halsizdim, hep cansız. Kan değerlerim iyi çıkıyordu buna rağmen. Fakat suratıma bakan herkes kan ilacı kullan diyordu. Fakültenin çok yoğun günlerinde onu da kullandım. Hani bilirsiniz, şu kurbağa kanı içeren. Yine fayda etmedi. Bugüne baktığımda 8buçuk sene, kesintisiz emzirme, dört çocuk, dört operasyonu atlatmamda yediklerime dikkat etmemin etkisi ne kadardır bunu sadece Rabbim bilir. Ama hep diyorum hep diyeceğim, zaferden değil, seferden sorumluyuz. Yapabildiğimiz kadarını yapmaktan…
Çocukluğumdan beri tüm anılarım hurma’ya bir kudsiyyet atfediyordu. Biraz da kırgındım aslında Rabbime çocuk zihnimle. Neden burada doğmuştum. Mekke, Medine ve hurma… Hepsi Hicaz’da idi. Halbuki mesele o değilmiş. Halbuki Allah celle şanuhu tüm arzın ve semavatın sahibi imiş. Halbuki bambaşka bir mana var imiş Rasulullah’ın hurma ile ilgili hadislerinde. Gün geçtikçe fark edecektim. Evet, hurma çok faydalı imiş ama o yörenin insanı için. Ve her yörede Rabbim o yöre insanının ihtiyacına uygun mükemmel gıdalar veriyormuş. Binlerce kilometre öteden gelen egzotik meyveleri yemeden evvel düşünmem gerekirmiş meğer. Nasıl geldi buraya bu meyveler, nasıl taşındılar, bu meyveler taşındığı için ne kadar mazot harcandı? O egzotik meyvenin içindeki vitamini düşünmeden evvel bunu düşünmeliymişim, öğrendim. Oturduğum şehirde gerçek gıda yok mu hakikaten? Yüzlerce kilometre öteden bir kargo firması aracılığıyla sebze meyve getirmeye mecbur muyum? Buna maddi gücüm yoksa paketli ürünlere mahkum muyum? Düşündüm, konuştum, sorguladım ve tüm iyi insanların aynı cümlede buluştuğunu gördüm: Üreticini tanı, insana güven.
Üreticimi tanımaya pazardan başladım. Pazara gittim ve derdimi anlattım. ML’nin şaşkın bakışları arasında eteğimi toplayıp yanlarına oturdum. Çocuğumun allerjisi var, ilaçsız yememiz gerekiyor” dedim. “bu hibrit tohum, atalık tohumdan nen var” dedim. Karabuğday unu versem tarhana yapabilir misin” dedim. “Bana falan tohumu bulabilir misin” dedim. “eski patates-soğan lazım bana, az da olsa bulabilir misin” dedim. İnsani ilişki kurdum. Çoluğunu çocuğunu sordum. Köylerine gittim. Hayvanına mısır silajı vermeyen birini aradım. Köylerde yoldan geçene sordum. Bu kadar zamandır neden köye gitmeye çekindiğimi düşündüm. Köylüleri kaba-sabalıkla, köyü yoksunlukla eşleştirmişim zihnimde. Oysa köylü insan kaba-saba olmazmış. Düz olurmuş, öğrendim. Ve bu düzlüğe ne kadar ihtiyacım olduğunu her duyduğum cümlede daha da hissettim. “Arama hocânım, bulaman” diyenlere “ben arayayım Allah buldurmak isterse buldurur” dedim, güldüm. Her insanı bir bilgi kaynağı olarak görmeye başladım. “Ben eski buğdaylardan un arıyorum, nerede bulurum” dedim. İnternette dediler, yemedim J Aradım taradım eskice bir değirmende en az bin yıldır bu topraklara ekilen karabuğday ununu buldum. “Bu tavuklar ne yiyor” dedim. “Hangi mısır” diye sordum. “GDO’luysa yemezler” dedim. Şirden mayası neymiş, öğrendim. Yaşadığım yörede yetişen meyveleri inceledim. Tohumu ile oynanmış, çiçeğine meyvesine böcek gelmeyen o parlak şeylerden değil, yüzyıllardır yaşadığım yörede yetişen meyvelerden aldım. Çiftlik balığı neymiş, deniz balığı neymiş bildim. Balıkçılar çarşısına gittim. Bir kenara ilişip dakikalarca balıkçıları gözlemledim. Sonra bir abiye gidip anlattım durumu. Çocuğum dedim, allerji dedim. Şudur dedi. Şu mevsim dedi. Param yetmediyse yemedim. Ama illa ki mevsimini bekleyerek deniz balığı yedim. Aradığım şeyin bana ve aileme şifa olacağına ben inandım, onları da galiba inandırdım.
Yediklerin önce ağzında parçalanıyor, ardında yemek borusu aracılığıyla midene, oradan ince bağırsağa gidiyor, kalın bağırsaktan da dışarı atılıyor yazıyordu küçücükken okuduğum bir cep ansiklopedisinde. Bu muydu yani, bir öğütme makinesi miydim? Değilmişim, bildim. Meğer yediklerim önce miskallere sonra zerrelere ayrılıyormuş. Muhteşem bir yapıymışım ben. Vücudumdaki her organizma ne yapması gerektiğini biliyormuş. Meğer hastalıklar iyileşmeye giden birer yolmuş. Hastalıklı hücre yokmuş da, hastalıkla bana bir şeyler anlatmaya çalışan hücreler varmış meğer. “Hafifle” diyormuş bana hastalık. “Daha az ye. Daha az iç. Sen ‘su’dan yaratıldın. Su ile iyileş” diyormuş. Buna da çocuklarım ikna etti beni tabii ki.
Doktorum gebeliğimin son üç ayında istirahat verince maddi gıdalanmam üzerine tekrar düşündüm. Endüstriyel şeker içeren herhangi bir gıda veya paketli ürün yemiyorum uzun zamandır. Fakat bu yeterli gelmedi. Beslenme düzenim neredeyse tüm gün ayakta olan, haftada en az dört gün dışarıda konuşmaları olan birine göreydi. Ve bilen bilir, bir buçuk saat kesintisiz konuşmak epey kalori isteyen bir eylemdir.
Kadim yemek alışkanlıkları hakkındaki okumalarım, büyük dedemlerin beslenmesi ile ilgili babamın anlattıkları zihnimde birleşti. İnsanların son elli yıla gelene dek yüzlerce yıl boyunca ne de az doğal şekerle beslendiğini fark ettim. İçlerinde doğal şeker(monosakkarit, disakkarit, polisakkarit) bulunan portakal, mandalina, üzüm, kayısı, hurma, pirinç, erik, mısır, patates gibi gıdaları olabildiğince az tükettim. Beslenme düzenimi bu şekilde değiştirince sinir sistemimde de epeyce rahatlama hissettim. Ve elbette en doğrusunu Allah celle celaluhu bilir.
Maddi gıdalanmak üzerine düşünürken işe kendimden başlamam gerektiğini unuttum çok kez. İlk bebeğim, canım bademim ilk gıdalarını yediği zamanlardı. Önümde 6 aylık bir bebek, elimde yeşil bir çorba “neden çıkarıyor bu çorbayı, nerede yanlış yaptım” diye hüngür hüngür ağlarken buldum kendimi. Meğer her insanın vücudunun ihtiyacının bambaşka olmasıymış bunun sebebi. Hatta yediğim içtiğimden sütümün tadı değişirmiş de, “şimdi neden bu bebek emmek istemiyor, neden ağlıyor” dermişim. Bebekler ve çocuklar fıtrata daha yakın olduklarından benden çok daha iyi hissediyorlarmış. Benim vücudumun yapay ürünleri istemesinin sebebi, gerçek ihtiyaçlarımı çok uzun süre karşılamadığım için yerine yapay ihtiyaç listesi oluşturmammış. Ama her zaman umut varmış. Vücuduma iyi bakarsam tekrar duymaya başlayabilirdim gerçekten neye ihtiyacım olduğunu yavaş yavaş. Bazen de iki sesi birlikte çok yokavramı ğun duyduğum zamanlar oldu. Bir ses çok yoğun bir şekilde eski yediklerimden istiyordu, öbürü ise gerçek gıdaya ihtiyacın var diyordu. Bu durumda kalınca doyma hissim gelene dek yavaş yavaş gerçek gıda yedim, ardından canımın çektiği o şeyi azıcık yedim. Nefsimi körledim J
Gıdalanmak üzerine düşünürken olumsuzluklara odaklandığım zamanlar oldu. Gücümün yetmediği şeylere özeniyor, kendimi yoruyordum. Hâlbuki Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellemin usulü hep hayra yormak üzere idi. Elinden geleni yapmak ve gerisini tüm sebeplerin sebeplendiricisi olan Hakk Tealaya bırakmak. Maddi manevi gücüm neye yetiyorsa onun benim rızkım olduğuna inandım artık. Önümdeki seçeneklerin en iyisi ne? Cebimdeki para hangi gerçek gıdaya yetiyor?  Buzdolabımda, kilerimde ne var? Bugün ne pişirebildim? İşte bu soruların cevabıydı benim için en doğrusu. Hem sofraya oturup, hem Rabbimin verdiği nimetle nimetlenip hem de bu nimetler hakkında söylenmek gibi edebe mugayyir bir eylem içerisindeydim, hem de nefesin gıdalara etki ettiğini bile bile. Rabbim affetsin.
İsraf… Bu kelimenin öyle fazla çağrışımı vardı ki zihnimin kıvrımlarında. Ama nedense hep tabaktaki yemeğin dibini sıyırmak, tencerede yemeğin kalmaması ile ilgili idi bu çağrışımlar. Oysa düşündükçe sözümü, gönlümü, heyecanımı, sesimi hâsılı kelam bana verilen nimetleri ne de çok israf ettiğimi fark ettim. Bana verilen nimetlerden en kıymetli nimet ise ‘ben’dim. Bedenimdi. Tencerenin dibindeki yemek yarın su buharında ısıtılabilirdi. Peki benim güzel mideciğimin suçu neydi? Vakitli vakitsiz yemek, bedeni israf etmek değil miydi?
Paylaşmayı sadece kendi refah seviyemde olan insanlarla hasrettiğimi fark ettim. Evet. Yardım yapıyordum. Fakat yardım yaptığım insanlar hep uzakta idi. Hep öteki. Hayatlarına dokunmuyordum. Hayatlarına dokunmadığım insanların derdi ile dertlenemiyormuşum meğer. Bir insanın evine girmek, onunla yemek yemek, çocuklarımızın birlikte oynadığına şahit olmak kadar gerçek bir paylaşmak yokmuş, bildim.
Damak zevki anneden çocuğa ayniyle geçmezmiş, ama elbette benzermiş. Her çocuk ayrı bir dünya imiş meğer, her çocukta tekrar tekrar bildim bunu. Teklif var, ısrar yok dedim. Ve bu çok zor oldu. Seda ( @suleseday )buna “dilini ısırmak” diyor. Bayılıyorum bu lafa. Mutfağa girince, sofraya oturunca o kadar çok dilimi ısırdım ki. Düşündüm durdum. Neden sinirleniyorum ML veya çocuklarım istediğim yemeği yemeyince? Ben neden bu yemeği yemesini istiyorum? O ne yemek istiyor? Onun yemek istediği şey neden beni üzüyor? Onun yemek istediği benim yemesini istemediğim şey sağlığı için iyi değil mi? Peki o halde bu yemek neden evimizde var? Bunu ML mi aldı? ML ile çocukların bu ürünü görmesini istemediğimi, bunun beni üzdüğünü sakince, düzgün bir üslupla ve yeterince konuştum mu? ML ile bu gerçekliği paylaşmamız için ne yapabilirim? Bir insanda bir bilginin var olması ile o bilgiye inanması farklı şeyler midir? Hakikate bilmekle değil olmakla mı ulaşılır?
Çocuk sayısı çoğaldıkça her gün herkesin damak zevkine uygun yemekler pişirmek oldukça zor gözüküyordu. Çok sıkışıyorsun. Çok ama. O çok sıkışıklık anındaki acziyyet hissini sonradan hatırladığımda çok seviyorum. O mükemmel bir his. O an gerçekten Allah’ın bana ruhundan üflediğini hissedebiliyorum. “İşte bu kadarım, senin bir parçanım, bir üfürüğün kadarım ve şu anda gerçekten bununla baş edemiyorum, yardım et lütfen, şu an şu krizi çözmeme, akleden kalbimi kullanabilmeme yardım et” dedim defalarca. Düğümler çözüldü, işler kolaylaştı gitgide.
- Her sofraya sadece pişmiş yemekleri değil hem çocukların sevdiği hem benim yediklerinde sevindiğim kuru yemişler, kuru meyveler koydum.
- Yoğurta hepsi bayılır. Gerçek sütün gerçek yoğurtun peşine düştüm, çok şükür hayvanına GDO’lu yem vermeyen birini buldum. Her daim evde gerçek yoğurt bulunması için elimden geleni yaptım.
- Her gün çorba yapmaya çalıştım. Biri yemediyse biri yedi. Sütlü tatlıları hepsinin çok sevdiğini fark ettim.
- Gerçek süt, gerçek un, veya gerçek nişasta bazen kakao ve soğuduğunda pekmez veya bal. Bunlarla pişirdiğim sütlü tatlıyı dolapta tuttum. Çorba veya yemek yerine bunu tercih ettiklerinde içim rahat oldu, bir oh çektim.
- ML ve ben karışık salata severiz. Çocuklarımın salatanın içinden bazı sebzeleri seçtiklerini fark ettim. Marulu, taze soğanı, otları, mor lahanayı, havucu doğramadan bir tabak içerisinde sofraya koydum. Hepsinin ayrı sebzeyi seçip yediğini fakat salataya dokunmadıklarını gördüm, kendime güldüm.
- Tencere yemeklerinin suyuna banmayı sevdiklerini fakat soğanları görmeyi sevmediklerini fark ettim. Soğanları çok minik doğrayıp yağda değil salçalı suda küçük ocak kısık ateşte bir saate yakın pişirdim. Sonra içine yemek malzemesini(patates, misket köfte, nohut, yeşil mercimek, kuru fasulye, taze fasulye, barbunya, börülce, bakla, bezelye, mısır yarması, karalahana, beyaz lahana, kabak, pırasa, sarımsak, tarhana, havuç, patlıcan) koyup kısık ateşte malzeme pişene dek yine pişirdim.

- Bir gün  “bıktım artık, birinizin yediğini biriniz yemiyor, bu kadar uğraşıyorum bir tadına bakar insan, yemek falan pişirmeyeceğim artık size” dedim. Herkesi ne kadar saçmaladığımı fark ettiren suratlarla gözlerini kocaman kocaman açmış bana bakarken görünce çok utandım. Hani zaferden değil seferden diyordun Merve, şimdik ne oldi dedim kendime. “Özür dilerim sinirlerim bozuldu sanırım” deyip yemeğe devam ettim. Bir daha da bu konuda ağzımı açmadım. Ama pişirmekten asla vazgeçmedim. Biri yemezse biri yedi illa ki. Bazı gün hem ML hem üçü de yedi. Çaktırmamaya çalıştım ama içimde kelebekler uçuştu o gün. “Bu iş tamam” dedim. Ertesi gün pişirdiğime şöyle bir bakıp ekmek, tereyağı, peynir yiyenler oldu. “Vay siz misiniz” deyip sonraki gün bir şey pişirmedim. Ertesi gün olup da ne pişirdiğim sorulunca “ekmek, peynir, tereyağı” deyip naz ettim. Sonraki gün ne oldu, yine girdim mutfağa, yine kimisinin yiyeceği kimisinin yemeyeceği yemekler pişirdim :)’

bundan dokuz buçuk yıl önce....

Gebelik denen bir ülke varmış, beş kez gittim. Birinde çarçabuk oldu dönüşüm. Dördünde takriben dokuz-dokuz buçuk ay ikamet ettim. Bu ülkedeyken ben bazen bulutların üstünde gezindim bazen gri bulutlar çöktü üzerime sıkıştım, delilendim. Her birinde aklımın, canımın, kanımın bir kısmını yeni bir cana pay ettim. Sonra oturdum neler oldu hikaye ettim.

Bundan 9buçuk yıl önce, bir hastane koridorunda, elimde kağıtlar öylece oturuyorum. Böyle şeyler salt filmlerde olmuyormuş. Milyonda bir diyor doktor, Allah’tan ümit kesilmez diyor, falan hastane iyi diyor. Sesi kulaklarımda yankılanıyor koridorda otururken ve ben gözlerimi karşımdaki bebek resmine dikmiş öylece oturuyorum. Gözümden hızlıca dökülen yaşları görmeyen biri sırıttığımı bile düşünebilir. Bebek resmine bakıp “olmayacak, biliyorum” diyorum.

Sosyal Medya ve akıllı cihazlarımız yok o zaman. İnternete masaüstü bilgisayarımızdan, telefon kablosu ile bağlanıyoruz. Forumlar ve elektronik posta grupları var. Aynı derdi çekenlerin buluştuğu yerler bunlar. Tıp ansiklopedilerinin ilgili ciltlerini ödünç alıyorum kütüphaneden. Okuyorum, okuyorum, okuyorum. Okudukça şaşırıyorum. Meğer ben neymişim? (Tam burada fonda Nil söylüyor. Meğer ben suymuşum). İnternet bir derya, ama kötü hikayeler bunaltıyor beni kaçıyorum. Bazı Tıp Fakülteleri akademik arşivlerini sanal ortama yüklemiş. Okuyorum, okuyorum, okuyorum. Doyana dek okuyorum. Bir okuma beni diğerine götürüyor. Bir makalenin ucundaki bir cümle yakalıyor beni. “Tüm bu interfilit türleri ile sindirim ve boşaltım sistemi bozuklukları korelasyon gözlemlenmiştir” mealinde bir cümle. Bir daha okuyorum. Bir daha. Korelasyon neydi. İki şeyin değeri birbirine bağıl artınca korelasyon oluyormuş evet. Nasıl yani, ne alakası var. Benim sindirim ve boşaltım sistemimde anomali var ama. Ama genetiktir o yani. Benim halalarım da böyleymiş. Yediklerini eritirlermiş hemen. Olabilir mi acaba? Belki de öyledir. O zaman okuma yönümüzü sindirim ve boşaltım sistemine çevirelim. Bağırsak ikinci mi beyin? Nasıl yani? Annemin kızken kullandığı ilaçların yan tesirli maddeleri, babamların hayvancılık ile uğraşan köyünde ücretsiz ve zorunlu şekilde dağıtılan süt tozunun içeriğindeki çeşitli zehirler şu an benim bağırsağımda olabilir mi? Hayy Allah. Nasıl olur yahu? Bir denize girmiş gibiyim. Okuyorum, okuyorum. Okuduğum her satır beni bir diğerine götürüyor. Okuduğum her satır birbirini bütünlüyor. “Temiz besine ulaş, paketli şeylerden uzaklaş”

post-modern rabıta-i mevt....




Acil kapısından girdik. Kimseye bakmamaya çalışıyordum. Sedyeye yatar yatmaz yüzümü tülbentle örttüm. Bakışlar sorucudur. Doğumistan’daki kadının ise tek ihtiyacı sorulmamak, sorgulanmamak, mümkün olan en az göz tarafından izlenmek ve mümkünse daha konuşmadan halinden tavrından anlaşılmaktır.

Sedyeye yatırılmam ile yeşil alana götürülüşüm arasındaki kısacık zaman aralığında, babasının x halde getirildiğini anladığım bir kadın çığlıklarını kesip “kızım seni de kurtarsın Allahım babamı da” dedi. Allah razı olsun ondan da.

Yeşil alana götürülüp hastaneye girişim yapılacaktı, doğumhaneye gidecektim, nst’ye bağlanıp durumum stabil ise sabah beklenecekti. Bir yandan da bebeğin kasılmalarını kontrol ediyordum. 5-6. aydan itibaren her anne kendi olağan kasılmasının seviyesini bilir ve bu önemlidir.  Bunlar benim olağan kasılmalarımdı. “Non-stres-test”  yani nst cihazının verilerinden daha önemli bunu bilmek. Çünkü her insanın ağrı eşiği bambaşkadır. Benim tüm doğumlarımda ağrılarım 100’ü vuruyordu. Ve gidip gelen ebeler, doktorlar yüzüme ilginç ilginç bakıyorlardı. Çünkü ben o sırada trans halde gülümsüyor oluyordum. Bunda da başıma aynı şey gelecekti biliyordum. Ellerim karnımda bebeğime az sonra yaşayacaklarımızı tekrar ediyordum içimden.

Yeşil alanda başıma bir abi geldi. Kapattığım tülbenti kaldırıp“hemşire ile konuşmak istiyorum” dedim. Hemşire hanım gelince elini tutup “yüksek riskli gebelikte kaydım var, suyum geldi” dedim. Alnımı okşadı ve “küçücük bir işlem var hemen doğumhaneye çıkarttırıyorum” dedi. Allah ondan da razı olsun.

Doğumhaneye çıktık. Birkaç gün evvel imza atıp çıktığım doğumhaneye. Eğitim ve Araştırma hastanelerinde Tıp Fakültesinden, Ebelik ve Hemşirelik Fakültelerinden, Sağlık Meslek Yüksek Okullarından mezun olmuş veya halen devam eden çeşit çeşit beyaz önlüklü ile karşılaşırsınız. Tıp Fakültesinden gelenler: öğretim üyeleri, uzman doktorlar, asistanlar ve stajyerlerdir. Burası önemli. Stajyerler sizinle muhatab olamaz. Ama acilden giriş yaptığınızda bir asistan ve bir uzman sizinle muhatab olur. Ve asistanlar genelde heyecanlıdır. Çünkü her hasta bir vakadır. Hele benim gibi previa, acreata teşhisi konmuş sancıları 100’ü vuran, mükerrer section bir hasta. Ve beni de böyle heyecanlı bir asistan, ve nöbetinin son saatlerinde bir uzman doktor karşıladı.

Doğumhane kapısında annemle ayrıldık. Orası ilginç bir yer. Ne diyordu Illıch: Sağlığın Gaspı Kıyafetlerinizi verdiğiniz, bir örnek giyindiğiniz, yakınlarınızla iletişim kurmanıza izin verilmeyen, özel eşyalardan arındığınız bir yer. Medrese-i Yusufiye’ye benziyor o açıdan.  Doğumhane kapısında beklemişliğim vardı. Böyle olacağını biliyordum. Bir açıdan da iyiydi sanki. Ameliyatıma bölüm başkanı girmeliydi. Ve doktorlar aralarında konuşup “hasta stabil, sabaha ameliyat” diyeceklerdi. Anneme de “hastanız sabaha ameliyat olacak, eşinin imzası gerekiyor” falan diyeceklerdi muhtemelen. Meğer öyle olmamış.

Doğumhanenin içinde bir ultrason odası vardır. O odada heyecanlı asistan ve uzmana hastalık öykümü anlatmak istedim. Ama öykümden çok ultrason verilerine önem verdiler. Gözlerimi kapatıp içime döndüm. Uzun uzun içimle ilgili konuştular. Ben oradaydım. Benimle ilgili konuşuyorlardı. Benim içimdeki beni işin içine katmadan. Onlara kızmıyordum. Çünkü onlara emanet edecektim kendimi. Bebeğime ve tüm azalarıma spinal anesteziyi  anlatmaya başladım o sırada. “Hasbunallahi ve ni’mel vekil, nimel Mevla ve ni’mennasir, gufraneke Rabbena ve ileykel masir” zikri eşliğinde.
Gördükleri çizgiler ve sayılar üzerinden teşhislerini tekrarladılar. Operasyonun risklerinden bahsettiler ve nst odasına alındım. O sırada heyecanlı uzman kapıda bekleyen anneme, enişteme “kan kaybından ölüm riskinden, kan grubumdan 10 ünite kan gerektiğinden” bahsetmiş. Bunu sonradan öğrendim. Liseye giderken Zafer dergisi alırdı bir arkadaşım. Derginin arkasında özlü sözler olurdu. Şimdi adını hatırlayamadığım bir âlim’in “Keşke diyeceğime dilimin yanmasını tercih ederim” mealli bir sözünü okuduydum orada. Nasıl sindiyse içime. O günden beri gitgide azaldı ‘keşke’lerim. Öyle ki hiç keşke diyemez oldum. Biri keşke deyince “o zaman da öyle yapman gerekiyormuş demek ki, o zaman da öyle olması gerekiyormuş demek ki” deyiveriyorum. O yüzden “keşke öyle demeseydi doktor” diyemiyorum. Demek ki duymaları gerekiyormuş o cümleleri.

Nst odasında üç yatak. Birinde ben, birinde ilk üç bebeğini cennete yolladığını, erken doğum riski olduğu için bir aydır hastanede yattığını sabah öğreneceğim bir hanım, birinde albümin düşüklüğü sebebiyle doğumu yüksek riskli, konuşmasından romen olduğunu tahmin ettiğim bir hanım. Hayat kareleri film karelerinden her zaman güzeldir. Soluma yattım ve nst’ye bağlandım. Diğer doğumlardaki gibi düzenli aralıklarla 100’lük sancılar vuruyordu. Bende tık yok. Heyecanlı asistan ameliyatıma girmek istiyor. Çünkü ben bir vakayım. Nöbetçi öğretim üyesi ise bir kez uğradı yanıma. “İyi misin kızım” dedi. Bunlar normal kasılmalarım hocam” dedim. “Tamam sabaha alırız o zaman” dedi ve gitti.

Her yer ışık. Çok ışık. Tülbentimi almadılar hala. Üst kısmını ikiye katlayıp gözlerimi örtüyorum. Her yer sinyal sesi. Kalp atışlarımı takip eden sinyal sesi. Bebeğimin kalp atışlarının sesi. Yan taraftaki gebeden gelen aynı sinyaller. Kadıncağızın inleme sesleri.  Uyumak mümkün değil. Bildiğim tüm sureleri aşırları okuyorum. İki zikir takılıyor sadece dilime. Biri “Hasbunallahi ve nimel vekil, nimel Mevla ve nimennasır gufraneke Rabbena veileykel masır”, biri “feseyekfikehumullah”.         Onlara karşı Allah sana yeter. Manasını sonradan hatırladım. Hiç düşünmeden sürekli feseyekfikehumullah diyordum. Yanda yatan, ne olur sezaryene alın beni diye inleyen, albümin düşüklüğü olan hastaya –ki yüzünü görmemiştim daha-  “az kaldı kardeşim, dua ediyorum sana dedim. Sonra sızmışım.

Günün ışıkları ile gözlerimi açtım. Yanımdaki hastayı doğumunun gerçekleşeceği odaya alıyorlardı. Baş ebe, ebeler, sağlık meslek talebeleri. Ne çok göz. Pencereden dışarısı görünüyordu. Aylardır pencereden bakabiliyordum dışarı zaten. Sarı çiçeğe durmuş bir kızılcık ağacı seçti gözlerim. “Siz meyve verdiğinizde ben de oğlumla ormanlarda dolaşıyor olacağım inşallah” dedim. Gözlerimi kapattım.  

Eşim hala gelmemişti. Operasyon için eşimin imzası gerekiyordu ve doktorlar şüphelenmeye başlamıştı. Yoksa eşimden habersiz mi hastaneye yatmıştım. Eşimi aramak istedim. Yataktan kalkmama izin yoktu. Cep telefonlarını bana kullandırmaları da yasal değildi. Eşimin numarasını verdim. Hastane hattından aradılar. Sonradan eşimin “1-1,5 saate oradayım” dediğini öğrenecektim. Fakat hemşire hanım “en erken saat 1’de(13’te)oradayım diye anlamış. Saat daha 7 idi. İyice şüphelendiler tabii. Aranızda bir anlaşmazlık mı var diyen bir hemşireye. “Yok yani severiz birbirimizi” dedim J

Eşim gelmiş. Haber getirdi aynı hemşire. İmzaları alındı. Mesai başladı. Bölüm başkanı da geldi. Babacan bir bey. Verileri inceledikten sonra “kızım bu normal bir operasyon değil, arzu edersen daha kapsamlı bir hastaneye gidebilirsin, ama ben ekibime güveniyorum, çok yaptık biz bu operasyonları” dedi. “Ben size güveniyorum hocam” dedim. Tek bir aşama kalmıştı: Ameliyathane sırası  beklemek. İşte o kısım yıllar yıllar sürdü gibi geldi bana. Sonradan yalnızca 7 saat sürdüğünü anlayacaktım. Ama zaman göreceli bir kavramdı. “Yakınları ile görüştürün” dedi profesör bey. İdam mahkumunun sehpadan önceki son isteği gibi. Post-modern rabıta-i mevt koydum bu yaşadığımın adını.


Ameliyathaneye alınıyorum. Ruhumdan gayrı bir et ve kemik yığını olduğumu damarlarıma kadar hissettiğim yer ameliyathane. İşte bu kadarım.Et, kemik ve kan. Masaya uzanıyorum. Anestezi uzmanı geliyor. Sadece belden altım uyuşacak. Bebek ve benim için bu daha iyi. Üçüncü kez aynı prosedür. Derin nefesler alıyorum. Çok derin. Her nefesimiz bizi sona götürüyor biliyorum. Ama orada her nefes Son nefes gibi alınıyor. “Çok küçükler Allah’ım, ama onları en iyi kim büyütür bunu sen biliyorsun” diyorum durmadan. Bir arkadaş “çok nazlıyorsun çocukları, sana bir şey olursa sudan çıkmış balığa dönerler” dediydi. Cümleleri salt insanların söylediğini düşünmüyorum. Cümleleri duymamız için insanlar söylüyor sanki. Sanki perdeyi kaldırırsam arkadan Yaradan görünecek gibi geliyor bazı anlar. O an da öyle bir andı. Uyuşukluk hissi damarlarıma doğru yayılıp da hafifçe uzanırken masaya, bu cümleyi kafamda çevirmeye başladım. “Çok mu nazladım Allahım, yapamazlar mı, sen en iyisini biliyorsun, çok küçükler” dedim sonra defalarca. Belimden parmaklarıma dek indi uyuşukluk. Sağ ayak parmaklarımı oynatamaz oldum önce. Sonra sol. “Normal sezaryenden ne kadar uzun olacak” dedim. “En fazla beş dakika” dedi uzman. Başladılar. Sadece bismillah diyebiliyordum. Her şey çok hızlı idi. Bebeğimi çıkardıklarını hissettim. “Dokunmak istiyorum” dedim. Bu önemli. Çünkü hastanın kendini nasıl hissettiğine göre ten tene temas uygulanabiliyor. Bebek hemşiresini ikna edebildiğim kadar kaldı yanımda bebeğim. Elhamdülillah. O anda mide bulantısı başladı. Kızımın doğumunda da tam böyle olmuştu. Oksijen maskesi takılıydı zaten. Midem bulanıyor, uyut lütfen dedim. Sonrası karanlık. Hafifçe gözümü açıyorum. Yine post-op’tayım. Göz kapaklarımı tutamıyorum. Yine karanlık. Bir daha açıyorum. Hadis hocamın kızı meğer burada stajyer doktormuş. “Merve abla bebeğin iyi” diyor. Bir daha açıyorum. Ameliyathaneden çıkıyoruz. Bir daha açıyorum. Annem, babam, eşim, kız kardeşim. Bir daha açıyorum. Bebeğim kucağımda. Ayılıyorum. Ve aklımın bir kısmını bebeğime verdiğim o muhteşem şey başlıyor: Lohusalık….

1991-1995

  • 'An'lardan ibaretim. Örgü örerken 'an'lara gidiyorum.

  • Sene 91. Kasım. Doğumgünüm olduğunu bilmiyorum. Evde bir hazırlık var. Komşuda çizgi film izlemeye gönderiliyorum. Misafirler gelecek. Üstüme bir şey dökmemeliyim. Misafirlerin tamamı gelince komşu teyzem-ki ben ona cicanne diyorum- bizim eve geçiriyor beni. Alkış kıyamet. Ağzım bir karış açık kalıyor. Alman pastası, patates salatası, börek, poğaça. Ne ararsan var. Herkesin tek tek elini öpüyorum. Hediye almacılık yok o zaman. Her çocuğun ihtiyacını anası babası bilir. Elime iyice küçülttükleri paraları sıkıştırıyor komşu teyzeler, akrabalar "bunu git annenin tuvalet aynasının önüne koy" diyor anneannemin kızkardeşin büyük teyzem. Annem servis yapıyor. Zorla eğiyorum annemi kendime, bizim tuvalette aynamız yok ki diyorum, anlamıyor, gidip çekmecesine sıkıştırıyorum. Benim doğumgünüm ama olay benim etrafımda dönmüyor. Bir kaç dakikalık bir seramoniden sonra herkes muhabbetine dönüyor. Ben de oyunuma. Büyükler çocukların oyununa karışmıyor o zaman. En fazla hişt, pişt. Hiçbir annenin oyun kurduğunu hatırlamıyorum.
    Aynı sene. Bir an. Bir doğumgünündeyim. Hırka-ı Şerif ilkokulundan çıkıp bir doğum gününe götürülüyoruz sınıf arkadaşlarımla. "Vatan"a çıkan caddelerden biri. Bir apartman. Vitrin var evde, içinde kristal bardaklar. Çok geniş bir salon var evde. Aydınlık, ferah. Şu taraftan Fatih'in minareleri bu taraftan Mutlu Lunapark görünüyor. Bizse karanlık ve küçük bir evde oturuyoruz. Birkaç sene sonra biz de aydınlık bir evde oturacağız ve çok değil dokuz yıl sonra bizim de vitrinimiz olacak. Neden vitrinimiz olması gerektiğini hiç sorgulamadan bir vitrin alacağız ve kristal bardaklar. Ama henüz bunu bilmiyorum. Cümleler hatırlıyorum. Kesik, kopuk. Seçkin bir 'an'da hissediyorum kendimi. Özel, önemli, farklı, orada olduğum için değerli. Bazı çocukların anneleri orada, benimki yok. Nedenini bilmiyorum. Biraz sorguluyorum ama unutuyorum hemencik. Pasta var, mumlar ve iyi ki doğdunlar.

  • 92. Bir an. İçerenköy'de bir 'siteye' gidiyoruz. Bazı kapılardan geçip sonra apartman kapısına ulaşıyoruz. Blok ve site ne demek o Zaman öğreniyorum. Çok geniş bir yemek masası. Ve borcamların içindeki ikramlar. Anneler ikramlıklarını kendileri alıp koltuklara geçiyor. Şaşkınım. Annem Feyza'yı koltuğa beni dizinin dibine oturtuyor. Her yer açık renk. Annemin ve hakime cicannemin başında Tekbir eşarpları. Mürdümlü, petrol yeşilli, kremli, bir metreye bir metre. Bir yere bir şey dökülecek diye korkuyor annem, hissediyorum. Salatalar sevis tabağının içine değil, kaselere konuyor. Ağzımı kocaman açıyorum, bir şey dökülsün istemiyorum. Annem üzülsün istemiyorum. Cümleler hatırlıyorum. Kesik, kopuk. Seçkin bir 'an'da hissediyorum kendimi. Özel, önemli, farklı ve orada olduğum için değerli.
  • Sene 93. Bir an. Yemek masamız var. 12 kişilik. Annemin yüzlerce motifi birleştirerek oluşturduğu dantel masa örtüsünün üzerinde babamın kitapları, kitapları, kitapları ve kitapları var. Yer sofrasında yiyoruz. Ama babamın hacılarından biri gelecek. Şirketi olan biri. Şirket ne demek o zaman öğreniyorum. Kadın, adam ve benden büyükçe bir kız. Masayı koltuğun yanına alıyoruz. Annem yoğurtlu havuç, salata ve şakşuka yapıyor ortaya. Arcopal'lerin kayık tabaklarına koyuyor. Feyza ve ben gün boyu bir örnek kazak ve eteklerimizle dolaşıyoruz. Önümüze bir şey dökmemeliyiz. Şirketi olan amca ve babam namazdan dönüyor. Annem mercimek çorbasının üzerine dökeceği yağı almaya gidiyor içeri. Amca ortadaki tabaklardan tırtıklıyor. Hanımı kızıyor. Ben kikirdiyorum. Babam bana bakıyor. Amca bana bakıp öpücük atıyor. Herkes gülüyor. Kendimi değerli hissediyorum o an.
    Aynı sene. Bir an. 'Bizimkilerin' Çamlıca'daki özel okulunun bursluluk sınavına giriyorum, iyi bir puan alıyorum. İyi bir bir puan iyi bir indirim demek. Okul çok güzel, gidebilecek miyim? Okula bakıp bakıp kendimi orada hayal ediyorum.
    Sene 94. Eylül. Şehir değiştirmişiz ve bir apartmanda yaşıyoruz artık. Halen yerde yemek yiyoruz ama çocuk odamız var. Çocuk odası olan evlerde çocukların hep odalarında vakit geçirdiklerini düşünürdüm, ve bir çocuk odam olduğu için çok sevindim, meğer öyle değilmiş. Oyuncaklarımızı alıp büyüklerin yanında alıyoruz soluğu. Bazen de yalnız kalmak istiyoruz, çekiliyoruz bir köşeye, ama odamıza değil. Bizim sitede neredeyse herkes yeni geçmiş 3+1 apartman hayatına. Anneler ve babalar birbirlerine çocukların odalarında yatmak, oynamak, ödev yapmak istemediklerini söyleyip şaşırıyorlar. "Sizinkiler de mi odasında oynamıyor, bizimkiler de öyle evet". Çocuklar fıtrata her zaman mı daha yakın oluyor?
  • Servise yazılıyorum. Şehir merkezinde bir okula gideceğim, çünkü eğitimi iyi. Toprak zenginlerinin, lalettayin o mahallede oturan yoksulların, hakim ve doktor çocuklarının ve benim gibi memur çocuklarının karmakarışık olduğu bir sınıf. Hepimiz önlük giyiyor, yaka takıyoruz. Büyükler bunu bilmez ama biz anlıyoruz: bazılarımızın önlükleri daha bir önlük, bazılarımızın yakaları daha bir yaka. "Hepimiz eşitiz ama bazıları daha eşit" işte. Anadolu Lisesi Sınavları var. Zaten Anadolu'da yaşıyoruz hepimiz, neden bazıları Anadolu Lisesi diye düşünüyorum. Bir dersaneden geliyorlar. Birkaç arkadaşım ve beni işaret ediyor öğretmenim: "Bunlar yapabilir". Dershane deneme sınavına giriyoruz. Ücretsiz hazırlık kursu kazanıyorum. Sonra sınavdan da iyi bir puan alıyorum. Bu, benim için önemli değil. Ben zaten İmam Hatip'e gideceğim.
  • Sene 95. Eylül. İlk gün annem Feyza'yı babam beni okula götürüyor. Araba ile. Çok değerli hissediyorum çünkü İmam Hatipliyim. Çünkü binamız pembe. Bina hınca hınç dolu. Binanın avlusunda minik bir süs havuzu var. Daraldığımda pencereden oraya bakıyorum. Çok gürültü var, çok kalabalık. Çok seviyorum arkadaşlarımı, okulumu. Ama 8 saatlik okul macerası iki günlük enerjimi çekip alıyor benden. O kadar çok yüz görmüşüm, o kadar çok bilgi görmüşüm, o kadar çok ses duymuşum ki, evde kimseden bir şey duymak istemiyorum. Odama çekilip saatlerce kitap okuyorum ya da boş boş televizyona bakıyorum. Annemin dediklerini duymuyorum. "Kızım on keredir sana sesleniyorum" diyor. Gerçekten hiç duymamışım. Savunma mekanizmam bir süreliğine algılarımı kapatmış. 6-K sınıfındayım, başarılılar sınıfı. 6-Z bile var. Hatta geri dönüp 6-Ü sınıfı bile açıyorlar. "6-Ğ de açılacakmış biliyor musunuz" diyorum. Sonra uydurduğum yalana dönüp kendim inanıyorum. Daha böyle çok hikaye yazıyorum. Öyle uyduruyorum ki, kendi uydurduklarıma kendim şaşırıyorum. Arkadaşlarım gözlerini aça aça mahallede aslında var olmayan arkadaşlarımla ilgili hiç yaşanmamış öykülerimi dinlerken çok mutlu oluyorum. Gece yatağa yatıp da ortalık sessizleşince dakikalarca ağlayıp tevbe ediyorum.
  • Yüzbinlerce 'an'dan ibaretim. Hepsi beni ben yapan. Ama zihnim bazılarını gömmüş, bazılarını yukarıda tutmuş. Bazıları şartların ve irademin dışında gelişmiş. Üst bir mekanizma. Bilinç dışı diyor bazıları. Benim inancım kader diyor, vicdan diyor.
    Kendi hikayemden yola çıkıp öyle bakıyorum insanlara. Yüzbinlerce 'an'dan ibaret her biri. Her biri yaratıldığı için değerli. Her biri benim gibi değer hissini bambaşka olaylara dayandırmış. Kim yaratıldığı için değerli olduğunu çözmüş, kim çözememiş, ben çözdüm mü çözemedim mi bunu ben hiç bilemeyeceğim. Ama "hiçbir yere sığamadım da mü'min kulumun kalbine sığdım" dediğini biliyorum Rabbimin. O halde "ya bu kalbin içinde Rabbim varsa" diye kırıp dökmemeye dikkat etmeliyim.

oynatılmaya alışık çocuk....

Anne oldum. Bir çocuk sahibi olunca insanın ne olduğu üzerine daha fazla düşünmeye başladım. Hayatını en yakından bildiğin ilk insanın hikayesine odaklandım, kendime....
7 yaşımdan evvelini tam hatırlamıyorum. Ama 7 yaşından sonrasından eminim. Sürekli biri bana müfredat çiziyordu, biri oyun oynatıyordu, biri öğretiyordu, hem de merak etmediğim şeyleri. Merak ettiğim şeylerin cevabını ise genelde alamıyordum. Şükürler olsun ki kitaplar vardı. Ve insanlar da bana birdenbire merak ettiğim şeyler hakkında cevap verebiliyordu. Ama bu çok kısıtlıydı. Çok merak ediyor ve dolayısıyla da çok soruyordum. Çevremin deyimi ile çok konuşuyordum. Ama böyle çok. Yani nasıl anlatsam, işte çok çok :)
Meğer yalnız değilmişim. Anne olduktan sonra kendi sürecini düşünen öyle çok hatun varmış ki. Konuştuk, yazıştık. Ben insanlarla konuştukça kendimi anlayan birisiyim. Sorularımın cevabını çoğu zaman konuşurken bulurum. Bu bana iyi gelir. "Sorunlarımızın kökeni" üzerine çokça konuştuk. 7 yaşından çok önce kopuyordu film aslında. Bir yavrusu olacağını öğrenir öğrenmez yerleştirilmiş korkular daha yüksek bir sesle. yankılanmaya başlıyordu zihinlerimizde.
Benim inancıma göre "iblis" denen biri var. Ve şu net, sen maksimum 100 sene yaşıyorsun ama herif binlerce yaşında. İşi gücü fısır fısır fısır :) Konuyu toplumsal hafızaya ben de bağlardım ama o zaman Cennet'ten Dünya'ya inişi, Habil ile Kabil'i nereye koyacağız sevgili okur? Hani şu tüm inançlarda kabul edilen "ilk insan ve kardeş katli" meselesi. He tabula rasa diyorsun? Ama ben bilgiden(epistemik) bahsetmiyorum okur, yatkınlıktan bahsediyorum. İnsan tertemiz doğar benim inancıma göre, sonra iyiye veya kötüye meyl edebilir, grinin elli tonu işte, özet olarak böyle....
Bazen bir insan sesi, bazense bir vesvese. Hiç susmadı, korkuttu durdu.. İnsan doğar, büyür ve ölür. Bunu bin yıllardır biliyor insanlık, kaçınılmaz son, biliyorum. Ama daha bırakın ebeveyn olmayı, henüz eşim bile yokken ileride Dünya'ya gelmesine vesile olacağım çocuk hakkında korkularım olduğunu fark ettim.
Ceninin içinde beslenip büyüdüğü rahmin gayet ilkel, gayet programlı şekilde tüm vücuda beyin aracılığıyla "bu tamam, hadi çıkaralım" sinyali göndermesinin önünde korkularım varmış, fark ettim.
"Bebek çıktığına göre anneden de süt gelir". Bunu da bin yıllardır deneyimliyoruz. Ha gelmedi, ya da anne hayatını kaybetti, başka bir kadın emzirir, öyle normaldir ki bu. Ama bebeğin aç kalacağına dair derin korkularımın olduğunu farkettim.
İnsanın kendini koruma güdüleriyle donatıldığını vücudunun tümü bu şekilde tasarlandığını, en küçük toz zerresini tutan kirpikten başlayın da vahşi hayvanlardan korunmasına yarayan aklına dek vücudunun tümü insanın bedensel bütünlüğünü korumasına odaklı olduğunu da biliyorum. Ama "Düşersin, canın yanar, bir yerin kanar-kırılır, hastalanırsın" gibi derin korkularımı farkettim.

Bu maddeler uzar gider. Ama bağlayacağım yer aynı: Korkular sebebiyle gerçek ihtiyaçlarım karşılanmadı ve oynatılmaya alıştım. Ben de korkularım sebebiyle çocuklarımın gerçek ihtiyaçlarını karşılamadım ve onları oynatmaya alıştırdım.

Peki neydi ihtiyaçlarımız? "İhtiyacın" diye epeyce uzun bir yazı yazmıştım. Kendime ve çocuklarıma bakıp şöyle başlıklar belirlemiştim.
* maddeleri yırtmak, parçalamak, yolmak, çakmak, oymak, yoğurmak, bütünleştirmek
* avlanmak
* gizlenmek, korunmak
* ısınmak, doymak
* suya ve toprağa dokunmak
* risk almak
* bağ kurmak
* yalnız kalmak
* yarışmak
* güvende olmak
* dinlemek ve seyretmek
* okumak ve yazmak
*inanmak

İşe kendimden başladım. Önce ben sağlam durmalıydım. Önce benim ihtiyaçlarım karşılanmalı idi ki, çocuklarımın ihtiyaçlarının karşılanmasına alan açabileyim.
Bu, yavaş ama kökten bir değişime sebep oldu. Özet olarak söyleyeyim. "Yarın çocuklarla ne etkinlik yapsak" kafasından bir kurtuldum. Evet, onları ve ihtiyaçlarını önemsiyorum. Ama onların ihtiyaçlarını karşılarken kendi ihtiyaçlarımı görmezden gelirsem sonucun pek de iyi olmayacağını deneyimledim. Sınırlarımı gördüm. Ben ne kadarım, eşim ne kadar, çocuklarım ne kadar, nasıl değişiyoruz, nasıl dönüşüyoruz?
Kabataslak cevaplarım var. Onları yazacağım şimdi. Ama hayat öyle "bak bu sorular bu da cevaplar" değil tabii. Dedim ya, değişiyor, dönüşüyoruz. Çekirdek ailemiz, geniş ailemiz, çevremiz bizi biz yapıyor. Yeni sorunlar ve yeni çözümler. Hayat devam ediyor.

Kahvaltı hazırlarken üç çocuğum da mutfağa gelir. Önceleri onları "oyalamaya" çalışırdım bir yandan. Sonuç pek iyi olmazdı. Günden güne, yavaş yavaş azaltıyorum bu oyalama hallerini. Çünkü fark ettim ki özellikle büyük oğlum ve kızım benim oyalamalarım sebebiyle bağ kurmakta zorlanıyor. Yani Türkçesi; çok kavga ediyorlar :) Böyle de deyip geçebiliriz elbette.
Kızım vurup kaçar ağabeyine mesela. "Niye ağabeyine vuruyorsun" da diyebiliriz. " ooooo, ebeledin he" de diyebiliriz. Her gün ses tonumu ve kullandığım kelimelerin üsttenciliğini biraz daha azaltarak çocuklarımın bağ kurmalarına, yardımcı oluyorum. İşe yarıyor mu? Evet, ama birkaç haftada mucize beklemeyin. Sancılı ama gitgide güzelleşen bir yolculuk.
Peki bunu neden bu kadar önemsiyorum? Çünkü bence oyun oynamak çocuğun gerçekten ihtiyacı. Burada oyun derken yine yapılandırılmamış oyunu kastediyorum. Yetişkinin elinden geldiğince az dahil olduğu oyunu. Oyun, birlikte yaşamayı ve sorun çözmeyi öğretir. Ve çocuklar sizden daha merkeze yakın(orijinal) çözümler bulabilir.

Peki mızıkçılık nedir? Neden mızıkçılık yaparız? Soruyu düzelteyim, mızıkçılık yapmayanımız var mı? Blog yetişkinler bazen "ben oynamıyorum" diyor ve mızıkçılık yapıyoruz değil mi? Sonra bakıyoruz hayat devam ediyor, kös kös geri dönüyoruz. Peki. bu hakkı neden çocuklara vermiyoruz? Bırakalım mızıkçılık yapsınlar biraz. Bakalım ne olacak?

Yeni bir cihaz, hele de elektronik bir cihaz gören çocuğun öğrenme istediği de derin bir ihtiyaçmış mesela. Ama ben tam da o anda çocuğu oyalamaya çalışmışım. Sonuç: çocuk defalarca ama defalarca o cihazı kurcalamayaca çalıştı ve ben pes ettim :) Öğrenme isteğinin önüne geçilemeyeceğini de işte böylece anlamış oldum.

Tüm bu süreç esnasında benim için çok yorucu olan bir şey de aynı şeyi defalarca ama defalarca ama defalarca anlatmak oldu. "Neden şunu yiyemem, neden oraya şimdi gidemiyoruz, neden babam gelmedi" sorularının cevabı beni köşeye sıkıştırdı. Yabancı dil öğreniyor gibi düşün dedim kendi kendime. Unutuyor. Biliyor ama kavramadı. Kavradıklarını artık sormuyor ama gün içerisinde öğrenmesi gereken öyle çok şey çıkıyor ki karşısına. Birini içselleştiremedem öbürü ile karşılaşıyor. Bu onun için çok zor, ama kavrayacak.
Bir de miniklerin kurallı oyunları oynayamaması sorunsalı var. Bunun metodu da kadim aslında. Çaktırmayın o fasülyOynatılmaya alışmış çocuk

Anne oldum. Bir çocuk sahibi olunca insanın ne olduğu üzerine daha fazla düşünmeye başladım. Hayatını en yakından bildiğin ilk insanın hikayesine odaklandım, kendime....
7 yaşımdan evvelini tam hatırlamıyorum. Ama 7 yaşından sonrasından eminim. Sürekli biri bana müfredat çiziyordu, biri oyun oynatıyordu, biri öğretiyordu, hem de merak etmediğim şeyleri. Merak ettiğim şeylerin cevabını ise genelde alamıyordum. Şükürler olsun ki kitaplar vardı. Ve insanlar da bana birdenbire merak ettiğim şeyler hakkında cevap verebiliyordu. Ama bu çok kısıtlıydı. Çok konuşuyordum. Ama böyle çok. Yani nasıl anlatsam, işte çok çok :)
Meğer yalnız değilmişim. Anne olduktan sonra kendi sürecini düşünen öyle çok hatun varmış ki. Konuştuk, yazıştık. Ben insanlarla konuştukça kendimi anlayan birisiyim. Sorularımın cevabını çoğu zaman konuşurken bulurum. Bu bana iyi gelir. "Sorunlarımızın kökeni" üzerine çokça konuştuk. 7 yaşından çok önce kopuyordu film aslında. Bir yavrusu olacağını öğrenir öğrenmez yerleştirilmiş korkular yankılanmaya başlıyordu zihinlerimizde. Benim inancıma göre "iblis" denen biri var. Ve şu net, sen maksimum 100 sene yaşıyorsun ama herif binlerce yaşında. İşi gücü fısır fısır fısır :) Konuyu toplumsal hafızaya ben de bağlardım ama o zaman Habil ile Kabil'i nereye koyacağız sevgili okur? Hani şu tüm inançlarda kabul edilen "kardeş katli" meselesi. He tabula rasa diyorsun? Ama ben bilgiden bahsetmiyorum okur, yatkınlıktan bahsediyorum. İnsan tertemiz doğar benim inancıma göre, sonra iyiye veya kötüye meyl edebilir, grinin elli tonu işte, özet olarak böyle.... Bazen bir insan sesi, bazense bir vesvese. Hiç susmadı, korkuttu durdu.. İnsan doğar, büyür ve ölür. Bunu bin yıllardır biliyor insanlık, kaçınılmaz son, biliyorum. Ama daha bırakın ebeveyn olmayı, henüz eşim bile yokken ileride Dünya'ya gelmesine vesile olacağım çocuk hakkında korkularım olduğunu fark ettim.
Ceninin içinde beslenip büyüdüğü rahmin gayet ilkel, gayet programlı şekilde tüm vücuda beyin aracılığıyla "bu tamam, hadi çıkaralım" sinyal göndermesinin önünde korkularım varmış, fark ettim. (Devamı yorumlarda)
Yorumu Silhocanne_mervesafa"Bebek çıktığına göre anneden de süt gelir". Bunu da bin yıllardır deneyimliyoruz. Ha gelmedi, ya da anne hayatını kaybetti, başka bir kadın emzirir, öyle normaldir ki bu. Ama bebeğin aç kalacağına dair derin korkularımdan olduğunu farkettim.
"İnsan kendini koruma güdüleriyle donatılmıştır, vücudunun tümü bu şekilde tasarlanmıştır, en küçük toz zerresini tutan kirpikten başlayın da vahşi hayvanlardan korunmasına yarayan aklına dek vücudunun tümü insanın bedensel bütünlüğünü korumasına odaklıdır" Bunu da biliyorum. Ama "Düşersin, canın yanar, bir yerin kanar-kırılır, hastalanırsın" gibi derin korkularımı farkettim.

Bu maddeler uzar gider. Ama bağlayacağım yer aynı: Korkular sebebiyle gerçek ihtiyaçlarım karşılanmadı ve oynatılmaya alıştım. Ben de korkularım sebebiyle çocuklarımın gerçek ihtiyaçlarını karşılamadım ve onları oynatmaya alıştırdım.

Peki neydi ihtiyaçlarımız? "İhtiyacın" diye epeyce uzun bir yazı yazmıştım. Kendime ve çocuklarıma bakıp şöyle başlıklar belirlemiştim. * maddeleri yırtmak, parçalamak, yolmak, çakmak, oymak, yoğurmak, bütünleştirmek
* avlanmak * gizlenmek, korunmak
* ısınmak, doymak
* suya ve toprağa dokunmak
* risk almak
* bağ kurmak
* yalnız kalmak
* yarışmak * güvende olmak
* dinlemek ve seyretmek
* okumak ve yazmak
*inanmak
Yorumu Silhocanne_mervesafaİşe kendimden başladım. Önce ben sağlam durmalıydım. Önce benim ihtiyaçlarım karşılanmalı idi ki, çocuklarımın ihtiyaçlarının karşılanmasına alan açabileyim.
Bu, yavaş ama kökten bir değişime sebep oldu. Özet olarak söyleyeyim. "Yarın çocuklarla ne etkinlik yapsak" kafasından bir kurtuldum. Evet, onları ve ihtiyaçlarını önemsiyorum. Ama onların ihtiyaçlarını karşılarken kendi ihtiyaçlarımı görmezden gelirsem sonucun pek de iyi olmayacağını deneyimledim. Sınırlarımı gördüm. Ben ne kadarım, eşim ne kadar, çocuklarım ne kadar, nasıl değişiyoruz, Nasıl dönüşüyoruz? Kabataslak cevaplarım var. Onları yazacağım şimdi. Ama hayat öyle "bak bu sorular bu da cevaplar" değil tabii. Dedim ya, değişiyor, dönüşüyoruz. Çekirdek ailemiz, geniş ailemiz, çevremiz bizi biz yapıyor. Yeni sorunlar ve yeni çözümler. Hayat devam ediyor.
Kahvaltı hazırlarken üç çocuğum da mutfağa gelir. Önceleri onları "oyalamaya" çalışırdım bir yandan. Sonuç pek iyi olmazdı. Günden güne, yavaş yavaş azaltıyorum bu oyalama hallerini. Çünkü fark ettim ki özellikle büyük oğlum ve kızım benim oyalamalarım sebebiyle bağ kurmakta zorlanıyor. Yani Türkçesi; çok kavga ediyorlar :) Böyle de deyip geçebiliriz elbette.
Kızım vurup kaçar ağabeyine mesela. "Niye ağabeyine vuruyorsun" da diyebiliriz. " ooooo, ebeledin he" de diyebiliriz" Her gün ses tonumu ve kullandığım kelimelerin üsttenciliğini biraz daha azaltarak çocuklarımın bağ kurmalarına, yardımcı oluyorum. İşe yarıyor mu? Evet, ama birkaç haftada mucize beklemeyin. Sancılı ama gitgide güzelleşen bir yolculuk.
Yorumu Silhocanne_mervesafaPeki bunu neden bu kadar önemsiyorum? Çünkü bence oyun oynamak çocuğun gerçekten ihtiyacı. Burada oyun derken yine yapılandırılmamıştım oyunu kastediyorum. Yetişkinin eşinden geldiğince az dahil olduğu oyunu. Oyun, birlikte yaşamayı ve sorun çözmeyi öğretir. Ve çocuklar sizden daha orjinal(merkeze yakın) çözümler bulabilir.

Peki mızıkçılık nedir? Neden mızıkçılık yaparız? Soruyu düzelteyim, mızıkçılık yapmayanımız var mı? Hepimiz gerçek hayatta kuralların dışına çıkıyor ve mızıkçılık yapıyoruz değil mi? Pekİ bu hakkı neden çocuklara vermiyoruz? Bırakalım mızıkçılık yapsınlar biraz. Bakalım ne olacak?

Yeni bir cihaz gören çocuğun öğrenme istediği de derin bir ihtiyaçmış mesela. Ama ben tam da o anda çocuğu oyalamaya çalışmışım. Sonuç: çocuk defalarca ama defalarca o cihazı kurcalamayaca çalıştı ve ben pes ettim :) Öğrenme isteğinin önüne geçilemeyeceğini de işte böyle e anlamış oldum.

Tüm bu süreç esnasında benim için çok yorucu olan bir şey de aynı şeyi defalarca ama defalarca ama defalarca anlatmak oldu. "Neden şunu yiyemem, neden oraya şimdi gidemiyoruz, neden babam gelmedi" sorularına defalarca cevap vermek beni köşeye sıkıştırdı. Yabancı dil öğreniyor gibi düşün dedim kendi kendime. Unutuyor. Biliyor ama kavramadı. Kavradıklarını artık sormuyor ama gün içerisinde öğrenmesi gereken öyle çok şey çıkıyor ki karşısına. Birini içselleştiremeden öbürü ile karşılaşıyor. Bu onun için çok zor, ama kavrayacak.
Bir de miniklerin kurallı oyunları oynayamaması sorunsalı var. Bunun metodu da kadim aslında. "Çaktırmayın o fasülye" diyoruz, işte bu kadar. "Sen de böyle küçükken oyunu kasana göre oynuyordun annecim" demek de işe yarıyor.

Çocukların fıtratlarının farklı oluşu da bir kriz konusu gibi duruyor. Fakat neden bu krizi fırsata dönüştürmeyelim? Çocuklarımız hayatta hep aynı fıtrattaki insanlarla mı yaşayacak? Peki ya herkes onlara anne babaları gibi anlayışlı mı davranacak? E o da hayır. O halde bırakalım da farklı fıtrattaki kardeşlerini tanımaya çalışsınlar. Tartışsınlar ve çözsünler.
Benim oğlum temkinli kızım cesurdur mesela. Bugün kızım 10 tane kocaman köpeğin ortasında dururken oğlum ona uzaktan "buraya gel" diye yalvarıyordu :) Abisi ve kardeşi ile istediği gibi oynayamayınca "ben gidiyorum" dedi. Açtı kapıyı giyindi. Abisi yalvarıyor, yakarıyor, tehdit ediyor. Neyse sonunda bir şekilde orta yolu buldular. Ben o sırada uzanmış gülerek onları izliyordum. Hangi evli çiftin başına gelmemiştir ki bu sahne. Hazırlık yapıyorlar işte :)
Bir de tüm bunları bağlayabileceğimiz "mükemmel ebeveynlik ideali" sankİ. Minik adımlar atmaya odaklanmalıymışım daha fazla. Çocuklarımın hatalarımı görmesinden de çekinmemeliymişim. Eğer mükemmel olursam, çocuğum hatasından dönemeyi kimden öğrenecek diye düşünmeliymişim....

Şüphesiz ki Allah celle şanuhu her şeyin en doğrusunu bilir.