çocuk giydirmek....

Bir gün geldi ve çocuklarım üstlerini değiştirmek istemediler. Çünkü onların anlam dünyalarında neden üstlerini değiştireceklerine dair bir fikir yoktu. Üzerindeki lekenin onu rahatsız etmeyişi, havanın bana göre sıcak veya soğuk oluşu, kıyafetleri nasıl giyeceğinin onun çocuk zihnine çok karmaşık gelmesi ve benzeri sebepler olduğunu hissettim. Peki vazgeçtim mi, elbette hayır.

İşlem basit, teklif ediyorum. "Tertemiz olalım mı annecim" diyorum. Bir reddediyor, iki reddediyor sonra bazen kabul ediyor, bazen neden reddettiğini söylüyor., bazen akşama dek öyle geziyor.

İçimden kendime sürekli "bu senin meselen, sen çözmelisin"diyorum. Çünkü bu çocuğun çözmesi gereken bir mesele değil. Ben beklentimi düşürmeliyim. Dilimi, sözcüklerimi süzgeçten geçirmeliyim. Niyetlerimi kontrol etmeliyim.

Çocuğum lekeli bir kıyafetle dolaşırken zihnimde ilk canlanan şey "ya biri çocuğu bu şekilde görürse" oluyor. "O bir çocuk ve ben yetersiz bir anne değilim" diyorum kendime sürekli. Ananem Pomak, dedem Arnavut muhaciri idi. Balkan harbinde Trakya'ya yerleşmişler. Köye girer girmez sabun korkmaya başlardı. Sonra sonra İstanbul'a göçmüş büyük dedem. Benim çocukluğuma dair anılarımın çoğu Eyüp Sultan'da, aile apartmanında geçiyor. "Biri leke görürse, biri aniden gelirse, biri laf ederse, biri kaş bükerse" cümlelerini çokça hatırlıyorum. Birkaç komşu anım da var. Sonra okul tabii. Bir yerinde leke görmesinler, bazı çocuklar çok.... Bu yük ile yaşamak çok fazla. Temizlik, eyvallah. Ama bu lekesizlik insanoğlu için çok fazla.

Peki bu çocuklar nasıl mahremiyet öğrenecekler diye de düşünüyordum bir taraftan. Benim ilk iki çocuğum da 5 yaş civarı mahremiyet geliştirdiler. Kardeşlerinin yanında giyinmek istememeye başladılar. Tuvalette iken kapıyı kilitlemeye başladılar. Tabii kilitlemeyi unuttukları da oluyor. Islanıp değişmek istediklerinde birden soyundukları da. Ama bence bu bizim de bu şekilde hareket etmemizden kaynaklanıyor. Anne ve baba olarak biz tuvalette iken kapıyı kilitliyoruz. Anne ve baba olarak biz çocuk kendini birkaç dakika oyalayabilecek hale geldiğinde kapıyı kilitleyip giyinmeye başlıyoruz. Çocuk da "demek ki bu iş böyle" diyor.

Çocuklarım kıyafetlerini sağa sola attılar. Derinlik ölçüyorlar dedim. Ama bunu oyun haline getirirse ve benim canım sıkılıyorsa "Artık çorabını gidip almak istemiyorum, çorabının kaybolmasını da istemiyorum, ne yapalım" dedim. Bilmem kaçıncı kez dememde ya atmaz, ya gider alır. Çünkü çocuğumun öğrenmesini istediğim şeyin ne zaman öğrendiğinden çok nasıl öğrendiğini önemsiyorum.

Çocuklarım dışarıda yalın ayak dolaşmak istediler. Bir süre sonra ayakları acıdığı için vazgeçtiler. Yeter ki cam kırığı çivi vs. olmasın. Elimden geldiğince risksiz yerlere gidiyorum ben. Gönlüm rahat oluyor. Tüm bunlarla beraber çocuklar düşe kalka büyür :)

Çocuklarım yalın ayak dolaşınca, etraftaki çocuklardan daha ince giyinince, üzerlerindeki kıyafeti oraya buraya atınca etrafımdaki insanlardan tepki aldılar. "Ayağına bir şey batar, üşütür hasta olursun, kıyafetlerin çalınır" gibi şeyler. Başlarda çocuğumu bunlardan korumaya çalıştım. Fakat sonradan fark ettim ki bu sözler çocuğun değil benim sinirlerimi bozuyor. Çocuğum oyununa devam ediyor. Bense kötü anlarıma geri dönüyorum. Böyle anlarda önceden lafı söyleyen kişiye bakar, cevap arardım. Oysa şimdi çocuğuma bakıyorum. Çocuk bazen oyununa dönmüyor da melek melek bir bana bir üçünü şahsa bakıyor. Üçüncü şahıs da bir süre sonra bu söylemin işe yaramadığını fark edip bundan vazgeçiyor. Çünkü çocukta herhangi bir karşılığı yok bu kullanılan dilin.

Bir şey daha. Bizde dört tane var ya şimdi. Çocuğun dediklerine, giydiklerine, yediklerine takma! olasılığımız epey düşük. Rahatlık oradan ileri geliyor da olabilir :)